Güncel ve Tarafsız Haber

İsmail Onarlı

Bulanık kafa İsmail Beşikçi’nin iftiralarına cevap: Alevilik İslamın özüdür

”ALEVİLERDE KAFA KARIŞIKLIĞI” adlı Sosyolog İsmail Beşikçi’nin yazısı, böyle bir kişilik için elem verici ve düşündürücüdür. Makalede kaynak gösterilen şahıslar ve yapıtlar; bilgisiz, ilgisiz ve bilinçsiz insanların söylemleri ile metodolojiden yoksun “Alevilik ayrı bir din”dir diyen Alevi olmayan veya Alevi kökenli kişilerin yazılarından ve Kürtçü yazarların kitaplarından alıntıların alt alta dizilmiş görünümüdür. Bir insan önce konuyla ilgili bilgi ve inancı iyi bir şekilde algılamalıdır. Yüzeysel anlamakla işe başlamak büyük hatalar getirir. Uzun müddet hapis yatmasından dolayı Beşikçi’nin sağlıklı düşünemediğini doğal karşılamamıza rağmen, kendisine bu saptamaları yakıştıramıyoruz. Hele bir bilim adamı olan İsmail Beşikçi, af edilmez bir hata ve ayıp etmiş, insafsız bir iftirada bulunmuştur !...

Bu isnatlara, yanlış ve yalanlara karşı; genel kabul gören ve kaynaklarda ki bilgilerle, doğrularla, çeşitli düşünürlerin görüşlerini harmanlayarak; maddeler şeklinde şöyle yanıtlayabiliriz:

1. Alevilik Nedir ve Alevi kime denir?: “Allah’a kul, Hz.Muhammed’e ümmet, Hz.Ali’ye talip olmak, Hz.Hüseyin gibi ser vermek ve o yoldan gitmek, ‘4 Kapı 40 Makam 360 Menzil’i bilmek ve yaşamda uygulamak ve de bir Dede Ocağına yolak olarak bağlı olmakla Alevi” olunur ve o insana da “Alevi” denir. Alevilik kısaca; Hakk- Muhammed- Ali yoludur.

2. Alevilikte; Kelam-ı Tevhid veya Kelime-i Şahâdet; kalb ile kabul, dil ile söylemek şartıyla, şöyledir: “Eşhedü En la ilahe İllallah, Eşhedü En Muhammed’ün Resülullah, Eşhedü En Ali-y’yün Veliyullah Vasi’yi Rasülulah.

3. Beşikçi, Bir Alevi’ye “Neden namaz kılmıyorsun, neden oruç tutmuyorsun, neden Hacca gitmiyorsun? diye güya soruyorlar, ama kendisi cevaplıyor!... Biz bu soruların cevaplarını tek tek verelim.

Alevilerde namaz, çoğu yerde güneşe göre ayarlamışlardır. Güneşin doğuşu ve batışı ile öğlen ortalamasına göre üç öğün salât/dua seremonileri vardır. Bu dualardan sonra işe ve aşa başlarlar. Gece yarısında yine bireysel dua ibadetleri vardır. Sünniler de olduğu gibi 5 vakit, Şiilerde ki gibi 3 vakit namaz; Aleviler de yoktur. Alevilerde daha çok, cemlerde eda edilen halka namazı ve bireysel, Allah’ı anma dua (salat) faaliyetleri vardır.

Kur’an-ı Kerim’de namaza yönelik vakit ve şekil kavramları belirtilmemiştir. Kur’an’da 80 küsur yerde “secde” ve 264 yerde “dua” ibadeti faaliyeti geçmektedir ki, Aleviler de bu faaliyetleri “Niyaz” olarak yapmaktadırlar. Nisa Suresi 103. Ayet’te : “Allah’ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin” emredilmektedir. Aleviler bu buyruk doğrultusunda cemlerde “halka namazı ve niyaz” eda ederler. Alevilerde kıble insanın cemalidir, kıyam salavat ile ayağa doğrulmadır, kıraat ise Kur’an sure ve ayetlerinin duvaz ve nefeslerle diz üstü gelinerek saz eşliğinde okunmasıdır. Rükû’ya varma, Secde’ye inme, Sücûd yere niyaz, alın koyma, çapraz el bağlama, boyun bükme gibi vücud ritüellerini; Alevi cem ibadetinin her safhasında görmek mümkündür. Bu ibadet biçimine: “Halka Namazı” denir. Ramazan ve Kurban bayram namazları yörelere göre iki-üç-beş-yedi secde halinde yapılan cem ile eda edilir.

Aleviler, Ayn-i Cem’de “Allah...Allah !” ya da “Huu...Huu... !” nidalarıyla yakarırlar ki; bu davranış biçimselliği, Araf Suresi 55. Ayeti’ne dayanmaktadır. Bu Sure de şöyle emredilmektedir: “Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin...” Bu toplu tapınma ve yakarmalar sonrasın da; canlar duazlar ve deyişler çalınıp söylenirken “için için” dua ederler ve huşu içinde sağa sola hafifçe salınırlar, ellerini dizlerinin üstüne öne doğru sürerek çekerler.

Alevilerde toplu tapınma biçimi olan Cem ibadetleri dışında, bireysel olarak da dua etme faaliyetleri vardır. Bireysel dua faaliyetleri sabah gün doğumunda başlar ve gün batımında sona erer ki; Hud Suresi 114. Ayeti gereğince yapılır. Ayrıca gecenin bir yarısında dua ve secde ibadetiyle, Allah’ı tesbih ve tevhid faaliyeti vardır.

4. Alevilerde hac farizesi üç şekilde eda edilir:

a. Zengin Aleviler Kabe’ye giderek ve dönüşte de Kerbela da Hz.Hüseyin’in türbesini ziyaret ederek hacı olurlar.

b. Orta halli Aleviler, Hâce Bektâş Veli’in türbesini ve Pirevi’ni ziyaret ederek ve bir kurban tığlayarak hacı olurlar.

c. Fakir Aleviler diğerleri ile toplu halde Görgü Ceminde Tarık’tan geçerek hacı olurlar. Genellikle bütün Aleviler bu yöntemi kabul etmektedirler.

Görgü Cemi: Yılda bir kez kış aylarında “hac farizası” gibi kabul edilerek icra edilir. Görgü Cemlerinde; dâra durma,sitem çekme, tarığa düşme, halka namazı, tevhid çekme, boy verme, baş okutma, semah dönme, eğitim ve telkin, hakkullah verme, ikrar alma, sorgulama-cezalandırma-aklama, gibi dinsel ve sosyal evreleriyle birlikte; lokma, adak, kurban tığlama, gibi şölensel bölümleri ihtiva etmektedir.

Tarık veya Pençe-Âli ( ‘Allah-Muhammed-Ya Ali’ diyerek üç defa el vurma-sürme veya beşleri ifade ederek el vurma) ritüeli de Kuran’a, hadis ve sünnete dayanmaktadır. Secde Suresi 18. Ayet ve Rad Suresi 29. Ayet’in tefsirinde; “Tuba Cennet’te bir ağaçtır ki, asıl kökü Hz.Ali’nin sarayındadır, ve her müminin sarayına bir dal salınmıştır.” Burda ki batıni anlam, her şeyin Hz.Ali’de toplandığı ve bütünlendiğidir. Tuba ağaçı da bunun simgesidir. Hz.Muhammed 628 yılında Hudeybiye’de Müslümanları bir ağacın altında toplayarak kendisine bağlılık yemini ettirerek biat aldı. Bunu yaparken de biat edip, ikrâr verenlerin sırtına, ağaçtan kestiği sopayı vurarak takdis ederken Fetih Suresi 10. ve Tövbe Suresi 4. Ayetleri okur. Bu biat törenine “Biat-ı Secer” (ağaç biatı) ya da “Biat-ı Rıdvan” (Cennet Biatı) denmektedir. Alevilere de gelenek olarak buradan kalmıştır.

Aleviler “Hakk-Muhammed-Ali Yolunda Hicri Takvime göre 48, Miladi’ye göre 52 hafta; perşenbeyi cumaya bağlayan gece saat: 19-20 sularında; Cuma Suresi gereğince “Cuma Cemi” eda ederler. Furkan Suresi- 62, 64; İsra Suresi- 61, 71, 79; Âl-i İmran Suresi -113, Bakara Suresi –34; gibi bir çok ayetlere dayanarak, “Mürşid-Pir-Rehber”in yol göstericiliğinde “ölmeden önce ölünerek”, “ateşten gömlek giyilerek”, “demirden leblebi yutularak”, “serini meydana koyarak”, “sırr-ı sır ederek”, “Hakk ile yeksan” olarak cemlere girilerek erkân yürütürler. Görülüyor ki tüm bu ritüeller de Kuran’a dayanmaktadır.

5. Alevilerde üç tip oruç vardır:

a. Hızır Orucu: Aleviler Şubat ayının ikinci haftası son günü Perşenbe’ye gelecek tarz da 3 gün Hızır orucu tutarlar ve sonunda da cem düzenlerler. Oniki çeşitli Pohut Helvası yapılarak son günü kutsal yerlerde lokma olarak dağıtılır. Ya da Cemevinde yenir. Bazı yörelerde Hızır Orucu; yine şubat ayının ikinci haftası perşembe gününden başlanarak, üçüncü hafta perşembe gününe kadar 7 gün tutulur, Hızır kurbanı tığlanarak Cem yapılır. Hızır orucu; Kehf Suresi 60,72; Al-i İmran Suresi 41 ve Bakara Suresi 203. Ayetleri gereğince 3 gün olarak tutulmaktadır. “Oruç tutmak, sadece yemekten içmekten kesilmek değil, nefsin isteklerinden uzaklaşmaktır.” Bu nedenle, Aleviler; Hz. Adem’den Hz Muhammed’e değin tüm peygamberleri İslam kabul etmişler, Onların tebliğ ettikleri Vahy’leri farz telakki ederek yerine getirmişlerdir. Hızır Orucu’da böylesi bir ibadettir.

b. Muharrem Orucu: Muharrem ayı, Arap toplumunda takvimin ilk ayıdır. Yılbaşı olmasından dolayı Muharrem ilk günleri kutsal sayılmıştır. Bakara Suresi 183. Ayet’inde belirtildiği gibi önceki topluluklara da oruç farz kılınmıştır. .Muhammed’in de Muharrem’de oruç tuttuğunu İslami kaynaklardan bilmekteyiz. Fecr Suresi 1.- 5. Ayet’te “Muharrem ayı”nın ilk on gecesini işaret ederek ve “on peygambere” izafeten, “on geceye yeminle başlar”ki kutsiyeti ifade etmektedir. Kur’an’ın Fecr Suresi’ne dayanarak Aleviler “On Gün Muharrem Orucu” tutarlar. Muharrem’in 10’unda da Hz.Hüseyin şehid edildiği için, ilave olarak 2 günde “Matem-i Muharrem denilen yas Orucu” tutarlar. Aleviler esas olarak muharrem de 12 gün oruç tutmaktadırlar. Bazı yörelerde ise, 15 gün olarak oruç tutulmaktadırlar ki bu durum farz değildir. Kur’an’da Muharrem orucu 10 gün olarak farz kılınmıştır.

c. Ramazan Orucu: Hz.Ali ramazan ayında şehid edildiği ve Muaviye’nin de bayram yaptığı için Alevilerin büyük çoğunluğu ramazan da oruç tutmamaktadırlar. Buna karşın Hz.Ali’nin şahadetinden dolayı 9 gün oruç tutanlarda vardır. Ramazan ayının 20’sinden sonra, Kur’an-ı Kerim nüzul ettiği için bazı Aleviler 9 gün bazıları ise, Kadir gecesi ile birlikte olmak kaydıyla 3 gün oruç tutmaktadırlar. Görüştüğüm Alevi dedelerinin tümü ramazan ayında 29 veya 30 gün oruç olmadığında hemfikirler. Ramazan’ın 3 veya 9 gün tutulacağına ilişkin ise dedeler farklı farklı görüş ileri sürmekteler. Dedelerin çoğunluğu ise, Kadir Suresi ve Bakara Suresi 185.nci Ayet buyruğunca 3 gün oruçun tutulabilineceğini söylemektedirler. Ramazan da 3 gün oruç sonrası, ramazan bayramında yörelere göre iki-üç-yedi secde/tevhid halkasıyla cem eda edilmektedir.

6. Aleviler Maide Suresi 6. Ayeti’ndeki tariflemeye uygun ve bu buyruğa göre zahiri abdest alırlar. Bu temizlenmeye “dış abdest” denir. Bir de “iç abdest” vardır ki; Mürşid-Pir-Rehber nezaretinde manen alınan batıni “gönül abdesti” vardır.

7. Alevilerde Semah ayakta yapılan bir ibadet biçimidir. Semah “Şems Suresi” gereğice dönülür ve eda edilir. “Sırat-ı Müstakim”de nura (güneşe) gidişin simgesi olan semah; “Makam-ı Mahmûd’a” ulaşmanında bir aracıdır. Sema’ya uçmayı betimleyen semah;başlama, ağırlama, yeldirme, ile çoşkuyla, cezbeyle, aşkla, vecdle uçar yel olurcasına ruhsal ve döngüsel olarak, Allah ile bütünleşmedir. Yine Haşr Suresi 24. Ayet’e göre; Allah’ın birliğine ermek ve evrendeki tüm varlıklarla bütünleşmek amacıyla tefekür ile semah dönülür.

Semah, Hz.Muhammed’in Mirac’ını senbolize ettiğinden; semah ederken/dönerken Sercem’e (dedeye) sırt çevrilmez. Semah Dünya’nın dönüşünü, Evreni ve Güneş sistemini sembolize eder. İnsan de mikro düzeyde bir evrensel sistemdir. İradi ve bedensel özellikleriyle, bilgi ve becerisiyle “Mutlak-ı Vucüd”un bir parçası olan insan, semah ile O’nunla hemhal olur...

8. Mevlevilikteki sema kentlerdeki topluma, Kızılbaşlıkta ki semah göçebe, kırsal alana ve yerleşim birimlerinde ki halka yönelik bir ibadet ritüelidir. Onun için giysilerde ve bir kısım ritüellerde farklılıklar olmasına karşın özü itibari ile aynıdır...

9. Alevilik “eline, beline diline sahip olmak” ilkesiyle, İslamın bir umdesi olan kutsal savaşı “ cihat” ı, insanın kendi nefsine verdiği savaş olarak tanımlar. İnsanın iç güdülerine karşı savaş açması ve kendi içinde aydınlanarak benini yenmesi bu kural gereğidir. Böylelikle “kul hakkı” ile uhrevi dünyaya gidilmez, bu dünyada bireye toplumsal sorumluluk tevdi edilir. Alevilik öğretisi; çağdaş yeni tip bir insan yetiştirme eğitim ve öğretim projesidir...

10. Beşikçi’nin “Hüseyin çileleri” dediği ve sıkça vurguladığı olay ve sonradan ki eylemler: İmam Hüseyin’in ile yarenlerin katli, Kerbela Olayı ve sonuçlarıdır. Bu olay, İslam tarihinde bir dönüm noktasıdır. Alevilik-Şiilik-Sünnilik olarak Müslümanlık kesin ayrışarak; ekol-yorum-yol-toplumsallaşma gibi konularda saflarını belirliyorlar ve tarihte yerini alıyorlar. Tabi ki, İmam Hüseyin’in kıyamı bir ağlama ve dövünme duvarı değil, zalimlerin zulmüne karşı ölümüne direnmenin simgesidir. Alevik de böyle algılamalıdırlar... 

11. İmam Cafer Sadık ve Şeyh Safi buyrukları, Hünkar Hâce Bektâş-ı Velî’nin Makalat’ı ve diğer kaynak eserler, Kuran içerikli birer yorumlardır. Alevilerde bunlara göre, yollarını icra etmektedirler...

12. Alevi müziği; Türklerin ve Kürtlerin olduğu kadar, Babil-Hind-Çin- Bizans-Musevi-Hırıstiyan-Arap-Fars-Türkmen- Mani- Budist- Sind -Kadri-Rufai gibi halklar ile dini ve tarikat mistik müzik ve çalgılarının yörelere göre süzülerek gelen tortularıdır. Yunus Emre’nin “ilahi”lerinde Bizans mistiklerinin şiirleri ile tapınak ve kilise müziğinin etkisini görmek mümkündür. Alevi ibadetinde müzik ve saz ve de diğer estürümanlar vazgeçilmez bir olgudur...

13. Beşikçi; “...Alevi... Müslüman değildir, Müslüman ise Alevi değildir. Alevilik, Yahudilik gibi, Hıristiyanlık gibi, Müslümanlık gibi, Budizm gibi farklı bir dindir, farklı bir inançtır. Yahudilik nasıl Müslümanlık değilse, Hıristiyanlık nasıl Müslümanlık değilse Alevilik de Müslümanlık değildir. “Yahudi bir Müslüman’ım”, “Müslüman bir Yahudi’yim”, “Hıristiyan bir Müslüman’ım”, “Müslüman bir Hıristiyan’ım” birbirleriyle çelişen ibarelerse, içten çelişkili kavramlarsa “Alevi bir Müslüman’ım”, “Müslüman bir Alevi’yim” kavramları da içten çelişkili kavramlardır. Aleviliğin bir mezhep olmadığını, ayrı bir inanç, ayrı bir din olduğunu belirtmeye çalışıyorum...” Diyor. Aleviler, Adem’den Muhammed’e dek tüm dinlerin uygulamalarını teke indirerek ve özümseyerek, Cemlerde hem halka namazı şeklinde eda etmişler, Kur’an okumuşlar ve topluca ilahi söylemişlerdir. Bu durumu anlayamayacak kadar İsmail Beşikçi’de ”kafa bulanıklığı” vardır, ki bu durumunu da doğal sayıyoruz. Alevlik tabi ki tekil olarak Müslümanlık değildir, ama insanın varoluşuyla ve insanoğlunun gelişme düzeyleri ilgili olarak gelen tüm dinlerin toplamıdır, bileşkesidir, sentezidir, eklemlenmesidir. Bu nedenle Alevlik İslam’ın içindedir ve Aleviler de İslam’dır...

14. Alevilik felsefesinde insan "bedene göre değil" ancak "ruha göre" yaşadığı takdirde Uhrevi yaşamda kurtuluşa ulaşabilir. Zira, manevi yön olarak Allah'a dönük olan ruh sayesinde insan Hakk’a yürüyerek ölümsüzlüğe ulaşabilir. Ölümle birlikte beden ve can yok olurken ruh Hakk’ta yok olur yani ölümsüzleşir. Mutlak Akıl/Kulli-Akıl ile Cüzi Akıl yani İrade –i Külliye ile İrade –i Cüziye veya daha iyi anlaşılması için İlahi Ruh (Yaradan) ile Yaradılmış Ruh (yaratılan) birbirine bağlıdır (kenetlidir). Ruh ile kurtuluşa erişen insanın bedenin Devriye Kuramı gereği Çember-Daire tamamlanmadan hareket halinde ölen bir can, ölümü sonrası dünyasal bürüneceği beden, ruhsal bir beden değildir, sadece tarihsel ve toplumsal hafızaya (imecelikten kalma kalıtımsal özelliklere sahip ortak akıl. genetik miras ve kollektif bellek, bilinçli bir gen’e) sahip bir bedendir.

15. Aleviler, Hz. Ali'ye uluhiyet izafe ederler. Yerde, gökte, mekânda, zamanda, Hakk ile tek ve bütün olan bir zattır. Evvel O’dur, sonsuz ahir O’dur. Yüzü aynadır dünyayı ışıklandırır. Hakk ondan görünür, hatta, o Hakk ile ebedidir. Adem’in toprağı O’nun nurundandır. Fatma Ana’nın kemeri O’dur. O’nun nuru yaradanın nurudur... O, şeriatta ilim şehrinin kapısıdır. Hakikatte ise iki cihanın padişahıdır. İki cihan sultanı Muhammed, Hakk'a yakınlık gecesinde yani İsra ve Miraç da, Allah'a kavuşmanın harem yerinde, O’nun sırrını gördü... Kırklar Cemi’nde kırkların başı Ali'dir... Bu anlayış, Çin ve Hint inanışının bir geleneğidir. Dolaylı olarak; İnsan-Tanrı-Evren tümlüğünüdür...

Ayna iyi ve kötüyü dengeli simetrik olarak gösterir. Güneş aydınlanmanın, Kamil İnsan olmanın simgesidir. Ay ise Güneş ışınlarını yansıtan bir aynadır. “Gün Muhammed, Ay Ali’dir”, ya da “Tuttum aynayı yüzüme Ali göründü gözüme” betimlenmesi, insanın olgunlaşmasının bir simgesidir.

Ülkemiz coğrafyasında doğa ve tarih zengindir. Kültürel olarak da Alevilik bileşenleri itibari ile zengindir. Alevilikte “Vahdet-i Vücud” yaratanla yaratılanın birliği ve tümlüğü, “Vahdet-i Mevcud “ ise, İnsan ve Tanrı’nın özlerinin tekliğidir. Alevi Tanrı’yı kendi özünde-içinde bilir. Alevi inancında yer, gök, deniz, her şey Tanrı ile doludur. Alevilikte Doğa-Tanrı-İnsan birdir, bütündür. Ayrıca, Alevilerde Hulûl (incarnation), Tenasüh (metempsycose), Don değiştirme (metamorphose)” inançlardır ki; Hz.Ali’nin Hacı Bektaş donunda gelmesi ya da Hacı Bektaş’ın Atatürk donunda yeniden zuhuru anlayışı bugüne kadar gelmiştir...

16. Alevilik evrensel bir öğreti olarak; çoğulcu, katılımcı, çok sesli, çok kültürlü olup İslamın bir yorumudur. “Yol bir Sürek bin bir” demekle çeşitliliği ve farklılığı göstermektedir ki, bu da Alevi tasavvufunun zenginliğidir. Dünya da ne kadar Alevi var ise, o kadar da Alevilik görüşü vardır. Bu durumu yadırgamamak gerekir, doğal karşılamak gerekir. Sünnilik gibi monolitik öğreti haline getirmek, Aleviliği iğdiş ederek kısırlaştırır. Alevi toplumu içinde değişik etnik yapıya, değişik kültür ve sosyal katmanlara ait insanlar vardır. Değişik düşüncelerin olması gayet doğaldır. Farklı düşüncelerin kendilerini ifade etmesi, Alevileri korkutmasın, kanımca hepimiz açısından daha iyi olur. Bu durum çeşitlilik ve zenginliktir, hazımlı ve saygılı olmak zorundayız...

17. Marx ve Engels’i sevmekle Marksist, Troçki’yi sevmekle Troçkist, Mao’yu sevmekle Maoist olunamayacağına göre, Hz. Ali'yi sevmekle de Alevi olunmaz, Ancak Aleviliği yaşama uygulayarak Alevi olunur. Sözde Aleviyim diyenler iki yüzlü sahtekarlardır.

18. İlk Alevi terimini kullanan Türkler Olmuştur: Uygur Devletinde, Hz Muhammed ve Ali soyluları birinci sınıf konumdadır. Alevilik devletçe tanınan korunan yaygın bir inançtır. Alevi zümreler Samaniler (874-999) döneminde Orta-Asya’da gelişerek büyür. Alevi sufileri bu dönemde Türk topluluklarına girerek İslamiyeti yayarlar, Türk örf ve gelenekleriyle bir senteze vardırarak Türk Alevi Tasavvufu’nu yaratırlar..

İhtilalcilikten vazgeçen oniki imamcı şiilik Orta-Asya’da gelişir. Ali soyundan seyyidlere büyük saygı gösterilir. Siyasal uğraştan kaçınmak ve itaatli olmak koşuluyla, Tahiri (821-873), Samani ve Gazne Devletleri; Seyyidlere geniş olanaklar tanırlar. Zaten Ali soyunda olanlar bölgenin toplumsal yapısıyla bütünleşir. Ve arazi sahibi-tüccar kent egemen sınıfın içinde yer alır. Seyyidler Horasan’a IX. yüzyılın ikinci yarısında gelirler. O zamaki Horasan egemeni Abdullah B. Tahir, bir Seyyide kızını verir. Bu kızdan doğan oğlu Ebu Muhammed Yahya, Nişabur reisi ve Ali soylularının Nakibi olur. Yahya’nın oğlu da bu görevi elinde tutar. Samani Nasr b. Ahmet (914-943) bu reise ve Nakip’e hazineden maaş bağlar. Böylece Horasan Alevisine hükümdar hazinesinden ilk maaş bağlanmış olur. Ali Soyu her kentteki Alevilerin reisidir ve bu reislik “NAKİB” mevkiiyle belirtilir.

Nakib, Ali soyundan her doğanın ve ölenin kaydını tutar. Zira Ali soyundan olmak prestij ve genellikle vergi ayrıcalığı getirir. Kent nüfusunun önemli bir bölümü Şii ise, Nakib, bütün kentin lideri ve sözcüsü, yani reisi olur. SEYYİDLER, Horasan’ın en yüksek, aileleriyle evlenir ve diplomatik görevlere yollanır. Buna karşılık, “İhtilalci Şiilik” Horasan ve Orta-Asya’da acımasızca ezilir.

Alevi Türkler eski inançları Göktanrı kültüyle Göğe ağdığına inandıkları Hz. Ali kültünü birleştirdiklerinden “ilahi” bir varlık kabul ederek avuçlarını gökyüzüne kaldırıp bağırarak dua etmektedirler. Tunceli-Erzincan-Sivas-Maraş’ı içine alan bölgede yaptığımız araştırmada, bugün dahi seksenin üzerindeki Aleviler dua ettiklerinde avuçlarını gökyüzüne açarak yapmaktadırlar,güneşin doğuşunda ve batışında kesinlikle dua etmektedirler. Yine gök gürlemesini Ali’nin naarası, yıldırımı zülfikarın sesi ve yalımı (ateşi), şimşek çakmasını ise Düldül’ün nalının kıvılcımı olarak nitelendirmektedirler.

Bağraç’larda Sünni İslama aykırı bir Kuran sakladıklarını kaynaklar belirtmektedir. O zamaki Alevi Türkleri giyim-kuşam, saç-sakalsız, pos bıyıklı savaşçı-iyi ata binen olarak görünüm değerlendirmesi yapmaktadır ki, 9 ve 10. yüzyıl Alevileri tasvir etmektedir.

Karahanlıların hanedan sıfatı olan “BUĞRA” terimi Bağraç ve Buğraç sözcüklerinden gelmektedir. Minorsk”in görüşüne katılarak bizde Satuk Buğra Hanın Şii/Alevi olduğunu söylüyoruz. Çünkü,Satuk Buğra Han’ın Şii/Alevi olduğunu söylüyoruz. Çünkü, Satuk Buğra Han’ın İslam oluşu, onlara sığınan bir Samanoğlu prensinin ya da Karahanlı ülkesine göç eden Nişaburlu sufi (mistik) vaiz Kahmati’nin etkisine bağlanır ve İslam oluş tarihi için 955 yılı verilir. Daha önceki yıllarda Karahanlılar kafir olarak gösterilir.

Günümüz anlamıyla ilk “ALEVİ” tanımlamasını, yazılı olarak 941-942 yıllarında Türkler arasında yaptığı gezilerden sonra Abu Dulaf’ın kullandığı anlaşılıyor. Arapça “ALAWİ” biçiminde okunması hiç bir farklılık getirmiyor. Alevi teriminin yazılı ortaya çıkış tarihi olarak 940’lı yıllar olduğu kesin olmakla beraber daha da eski yıllar olabilir kanısındayız. Bölge olarak da Türki toplulukların olduğu coğrafi alanlardır.

T.C. Kültür Bakanlığınca günümüz Türkçesi ile yayınlanan Yusuf Has Hacib’in “Kutadgu Bilig” adlı yapıtında da Alevilikle ilgili şu beyitler geçmektedir: (L, Aleviler ile İlişkiyi Söyler: 2.Bas.2000 Ank.s.351);

«4336. Er’at’tab başka ve beyin dışında,

Katılacak kişi, şunlar, akraba.

4337. Bunlardan birisi, Peygamber nesli,

Bunlara saygılı, bulur devleti.

4338. Bunları pek çok sev, gönülden, içten,

Malla iyilik yap, hak görerekten.

4339. Bunlar ehl-i beyttir, ona aktaba,

Resûl hakkı için sev onları da.

4340. Üsteleme, aslı, doğası, özü,

Çıkmadıkça dilden, uygunsuz sözü.»

Yusuf Has Hacip, Tavgaç Bugra Han'a 1069'da sunduğu Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgi) adlı yapıtının bir başka günümüz Türkçeleştirmesinde; “Aleviler birliğe katılmakı ayur (Alevilerin de birlikte katılmasını öğretir)”/ “Bunları (Alevileri) kuvvetle sev; (sevgin gönülden gelsin). / “Dur bak, gör ve her şey için iyilik et ! (Bunlar Ehli-Beyt’tendir.)

Ve peygamber ile gardaş; (sevgili Peygamber hakkı için), Alevileri sev arkadaş”. Dizeleri geçmektedir. Taberi (839-923)’nın tarihinde, Mazdek, Mecusi ve Alevi katliamlarından bahsetmektedir. Görülmektedir ki bugünkü anlamıyla Alevi terimini ilk kullanan Türkler olmuştur. Rağbet gören bir çok yazarın dediği gibi 19.Yüzyıldan itibaren kullanılan bir terim değildir. Orta-Asya Türklüğüne özgü bir terimdir.

Hâce Ahmet Yesevi, “Hikmet”lerinde bugün kullanılan Alevi terminolojisinden sözcükler kullanmaktadır. Sema, Pir Rızası, Hak Rızası, Mirac, Hü Hü, Kul, 4 kapı makamları gibi terimleri aynı içerikte şiirlerinde işlemektedir. 16. Yüzyılın başında Ulu ozan Pir Sultan Abdal (1475/80-1548/50) deyişi de « Alevi » terimini özenle ve özel olarak belirtmektedir.

«Ezelden divane etti aşk beni

Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

Niçin dahledersin tarık düşmanı

Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

 

İmam-i Ali'dir aynı bekadır

Pir elinden zehir içsem şifadır

Yardımcımız Muhammed Mustafa'dır

Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

 (…)

İmam Rıza'nın ben envarıyım

Şah-ı Kerbela'da doğan Ali'yim

Münkirin yezidin Azrail'iyim

Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

 (...)

Pir Sultan'ım çağrır Hint'te Yemen'de

Dolaştırsam seni Sahib zamanda

İradet getirdim ikrar imanda

Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin»

19. İslami olarak “Hakk-Muhammed-Ali Yolu”nda yürüyen, “Türkistan-Horasan-Mezopotamya-Anadolu-Azerbaycan-Balkan (Rumeli) Erenleri”nin hikmet ve katkılarıyla beslenip gelişen Alevilik inancı; kimliliği, kişiliği ve toplumsal ilişkisi İslamiyetin Batınî yorumudur.

20. Aleviler, Selçuklu ve Osmanlılar da devlet yönetiminden dışlanmışlardır. Devletin resmi ideolojisi Sünnilik olduğundan Alevilik yok sayılmıştır. Buna mukabil Türkleştirme stratejisi olarak Bektaşilik kabul görmüştür. Aleviliğin ılımlı kolu olan Bektaşilik, şehir ve kasabalar da gelişmiştir. Bektaşilik; “barış, dostluk, yoldaşlık, sevgi, kardeşlik, birlik ve beraberlik” gibi hümanist öğeleri içeren,1826 yılına kadar daha çok kent yaşamındaki modern şehirlerde toplumsallaşmıştır. Kırsal kesimde olan Aleviliğin siyasi Kızılbaşlık kolu ise, ihtilalci bir muhaliftir. Kızılbaşlığın hedefi devlet erkini ele geçirmektir. Kalender Çelebi’ye 1527/8’e kadar da bu durum böyle devam etmiş, 18.y.y.’dan itibaren bulundukları devletlerdeki iktidar ile uzlaşma yoluna gidilmiştir. 15-16 Haziran 1826 yılında Yeniçeri Ocağı kaldırılınca, Bektaşilik ve Kızılbaşlık tekleşerek Alevilik adıyla yeniden hayat bulur ve toplumsallaşır.

21. Hâce Ahmet Yesevi-Sultan Hünkâr Hâce Bektaş-ı Veli (1209/10-1271/3?) ilişkisini tüm Alevi Ocakları bütünlük içinde kabul ederler. Aleviler tarafından her ikisi de önder-pir kabul edilir.

Türk Dünyasının Hak Erenlerinin Piri; Hâce Ahmet Yesevi 1103 yılında Yesi’de dünyaya gelmiş ve 125 yıl Hakk’a ve Halk’a hizmet ederek, 1228 yılında yine Yesi’de Hakk’a yürümüştür. Ahmet Yesevi’nin babası ; Oğuzlar’ın Bozok kolunun Günhanoğulların Bayat boyundan ünlü Türkmen mutasavvıfı Şeyh İbrahim (Ö.1110 )’ dir. Annesi ; Hz.Ali (598-661)’nin oğlu Muhammed Hanefi (Ö.700) kız torunlarından Fatma Bibi (Ö.1107?)’dir. Aksu’da Muhammed Hanefi’in 4.ncü torunu İmam Abdurahman Alevi; Turfan’da 16.ncı torunu Alp-Ata’nın türbeleri bulunmaktadır. Muhtemelen Fatma Bibi bu zatlarla yakın akrabadır. Hz.Muhammed’in kızı Hz.Fatıma (608-632) ile İmam Muhammed Hanefi’nin 400 yıl sonra ki kız torunu Fatma Bibi ile karıştırılarak “Nesebnâme/Şecere” düzenlemektedirler. Benimde ceddim olan Şeyh Hasan Onar; Ahmet Yesevi ile amca uşakları olup anne tarafından 7.İmam Musa-ı Kazım’ın kız torunlarından Vedduha’ın oğludur. Yani seyyidlikleri anne tarafından gelmekte, baba tarafından ise Türk soylulardır. Hâce Ahmet Yesevi’nin “soy kütüğü” ile “tarikat kütüğü/sülüğü” birbirine karıştırılarak “Ulu Piri” Türklükten çıkarmanın yolları hazırlanmıştır. Bu nasebnâmeler geleneksel bir inanç teâmmülünden kaynaklanmaktadır. Bu husus dün olduğu gibi bugünde bazı yazarlar ve araştırmacılarca bilerek veya bilmeyerek bu yanlışlıkları yapılmaktadır. Aynı anlayışla Hâce Bektaş Veli’yide zorlama yöntemlerle başkalaştırmaya çalışmaktadırlar. Bu ulu zatlar hangi milletten olurlarsa olsunlar tüm insanlığın ortak değerleridir. Fakat gerçekleri yazmakta araştırmacıların tarihsel sorumluluklarıdır.

Hâce Ahmet Yesevi; Türk sufisi Arslan Baba’dan eğitim ve öğretim almış ve 7 yaşında onu mürşit edinip sülük ettiğini birkaç kez Hikmet’lerin de söylemektedir. Arslan Baba için şöyle demektedir: “Yedi yaşta Arslan Baba’m arayıp buldu;/Gördüğü her sırrı perde ile sarıp örttü..” diyerek, “Arslan Baba’nı sözlerini teberrük” kabul etmektedir... On sekizinde “Kırklar”la engür içmiş ve yetmiş makamı geçerek pir kapısında hizmetini eda etmiştir. “Vahdet şarabı içip Hak’tan sebk aldığını/Ene’l-Hak sırrına vâkıf olduğunu” söyleyerek; “Hak ile Hak olarak, Mansur gibi cemal eylemiş ve ‘Hak ders alamış ve sırrına vakıf” olarak 27 yaşında Pir olmuştur. Altmış üç yaşında “Hak’tan çağrı” geldiğinden “Zahiri alem”den çekilerek “Batıni aleme” duhul etmiştir. Bir deyişinde yere çekilmeyi şöyle anlatır: “Yaşım ulaştı altmış üçe, bir gün kalmadı/ Vah ne yazık,Hakk’ı bulamayıp gönlüm kırık/Yer üstünde sultanım deyüp oldum ulu/Şükreder olup yer altına girdim ben işte..” Vahdet-i Vücud’tan Vahdet-i Mevcut aşamasına geçen Ahmet Yesevi yine şöyle der; “Altmış üçte nida geldi; Kul yere gir !.../ Hem canınım, cananınım, canım ver !.../Can feda edip cananı gördüm işte.../ Candan geçip cevher olan canan olur...” 1166/7 yılında Ahmet Yesevi “Ölmeden evvel ölerek” ve “yeniden doğarak” adeta don değiştirir ve nurlanır. Gönül/Kalp gözü ile “cananını” görüp seyr eyleyen Ahmet Yesevi Sultan; Bir o kadar yılda Batıni, Gaip Erenlerle “vahdet” eylemiştir....

Orta-Asya Bozkırlarının Türk kavimleri; dini inanç ve duygularını, kahramanlıklarını milli hece vezni ile dörtlüklerle ifade eder, deyiş-türkü halinde söylerken, kopuz kullanırdı. Hâce Ahmet Yesevi de Kur’an, hadis ve peygamberi, İslami düşünce ve tasavvufu, hece vezinli dörtlükler ile anlattı. Bunlara “Hikmet” adını verdi. Geleneksel Türk şiirine İslam dini ve tasavvufi düşünceler, böylece girdi. Türkler mektepte, peygamberin hayatını, Kur’an’ı, hadisi okuyarak, Hâce Ahmet Yesevi’nin hikmetleri, dörtlükleri ile tanıdılar, öğrendiler, sevdiler ve inandılar. Bu dörtlükler, onlar için, onların İslam anlayışının kaynağı, kitabı oldu. Böylece, Müslüman oldular. Anadolu Alevisi de halen bugün aynı kuralı devam ettirerek, bu yolu aynen sürdürmekte, ister “Yesevi yolu” ya da“Alevi yolu” denilsin, ister bugünkü Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık denilsin, en ufak bir sapma olmadan sadece inanışlarını aşk, sevgi, hoşgörüye dayalı olarak yaşatmaktadır. “Hikmet”lerde Alevi kuralları ve ritüellerini görmek mümkündür. Bugünkü Alevi ozanlarının deyişlerin kökenini Hâce Ahmed Yesevi’nin şirlerinde aramak gerekir.

Ahmed Yesevi çok dinli Türk kavimlerini nasıl bir ortak paydada buluşturdu? Bu husus ve “Yesevi yolu” üzerinde durulduğunda, gerek “Yesevi yolu” gerekse bugünkü devamı olan, Alevi yol ve süreği, tarihsel süreci daha iyi anlaşılır kanaatindeyiz: Hâce Ahmed Yesevi’den önce; Türk toplumunda Gök-Tanrı inancı, Tabiat Kültleri, Şamanizm, Zerdüşt, Mani, Budist, Hıristiyan, Yahudi, kült ve dinlerinin var olduğunu çok iyi biliyordu.

İslama davet yöntemini, din-dünya görüşü ve bu kavimlerin yaşama biçimlerinin ortak paydasında büyük bir maharetle birleştirerek, bunun üzerine bina etti.

Aşırı ibadet, zühd ve sabırla öbür dünyayı ve gerçeği arayan diyebileceğimiz şeriat yolu gibi, Türk kavimlerinin tabiat ve karakterine ters düşecek inanışlar yerine, onlara daha uygun gelecek aşk ve cezbeye dayalı, bir nevi Şamanizm ağırlıklı ve diğer inanışları da kapsayan bir yöntemi seçti. Ona göre, bu yolda asıl olan öz söz birliği, sevgi-hoşgörü ve aşk ile cezbeydi. Bunu da bir hadise “Dini kolaylaştırın, zorlaştırmayın”a bağladı.

Zerdüştiliğin iyi fikir, iyi zikir, iyi işlek, adalet, akıl ve tapılacak ilahın sevgi olduğu ilkeleri ile bu dine giriş seremonilerinin bazılarını aldı. Hizmet ve kudret kemeri, üç düğüm yöntemi gibi. Bu üçlemeyi Allah-Muhammed-Ali ile düğümledi ve sevgi, hoşgörü, akıl-gönül birliğini aldı.

Hıristiyanlıktan sabır ve kabul, teslimiyet ilkelerini aldı. Bunları “Pir”e, “Mürşit”e mutlak itaat ve Tanrı’ya ulaşma yolunun, yalnızca kalp ve sevgiyle olacağı olarak tarif etti.

Türklerin, inanışlarından dolayı kendilerine yabancı olmayan İslamda da aynen var olan, Yahudi, Hıristiyan ve Zerdüşt dinindeki tek ilah, cennet ve cehennem öğelerini dörtlüklerinde rahatlıkla işledi.

Buda’nın sekiz ahlak ilkesi; doğru söz, doğru düşünce, helal rızk, hoşgörü, adam öldürmemek vb. prensipleri Kur’an’daki “kısasa kısas” hariç, yeni din İslamda da mevcuttu. Tasavvufi yorumunu yayarken zorlanmadı.

Türkler için pek de yabancı olmayan, Zerdüşlük, Hinduizm, Budizmdeki kamil insan olgusunu, tasavvuf ağırlıklı hikmetlerinde “kendini bil-kendini fethet-nefsini öldür” olgularıyla rahatlıkla hem devam ettirdi, hem işledi.

Manikeizm “eline, diline, beline sahip ol” ilkesini, toplumsal uyumun zarureti olarak kabul ediyordu. Zaten bunlar ahlâk sisteminin ana kurallarıdırlar da denebilir. Bu da Pir-i Türkistan'ın ana kurallarından biri olmuştur. Halen bu düstur, Anadolu Aleviliğin ana şartı olarak kabul edilir. Anadolu da bazı yörelerde bu yolun erbapları için Müslümanlığın tek şartı vardır; o da “Kelime-i Şahadet”tir. Ancak şeriatın beş şartı yerine de “Eline-beline-diline-gözüne-kulağına-eşine-işine” sahip ol, denilmektedir. Tüm bu açıklamaya çalıştığımız hususlar ve ilişkiler, büyük Mürşit’te en özlü söylemini bulmuş, belki de Türkler için, “özel yorumlu bir İslam” gelişmiştir.

Hinduizmin, Budizmin fakirizm anlayışı ve “fena fillah” mertebesini, düşüncesini nefis terbiyesinde esas unsur yapmış; dünyevi emeğin ve tarikata hizmetin üstünlüğü, Zerdüştilikteki toplumsal düzenin temeli olan akıl ve adalet ilişkisini, Sünni İslama ve şeriata ters düşse de “hüküm Allahın”, “Allahın dediği olur” yerine, ikame etmiş; tüm bu ilişkileri topluca bir kazana koyup kaynatmış ve Pir-i Türkistan hikmetlerinde bir nevi ayrı bir kab alarak İslamlaştırmıştır.

Ateş kültü, her devirde önemini korumuştur. Ateş ve meşale eski dinlerin çoğunda vardır. En belirgini de Zerdüştilikteki ilahi ateştir ve o Zerdüşt tapınaklarında hiç sönmemiştir. Toplantıların mihrabını ışık oluşturur. Bugün de dergâhlarda, ibadet ve ayinlerde yanan “çerağ, delil, kandil, mum” bunun kalıntıları, Yesevi yolunun devamı, ana unsurudur.

Hâce Ahmed Yesevi; kadın-erkek eşitliğini temel alan, birlikte cem ibadeti eda ettiren bir düşünce sistemine ve uygulamasına sahiptir.

Orta Asya’dan Anadolu’ya yüzyıllar süren bir göçle gelen Türkler, bu zaman içerisinde birarada tutan Aleviliği asla bırakmamışlardır. Bugün Anadolu’da ve diğer Türk toplulukların yaşadıkları bölgelerde sürdürmektedirler. Bu durum sayesindedir ki Anadolu’daki ve diğer bölgelerdeki Türk toplulukların arasına tarihin çeşitli zamanlarında birçok coğrafî, siyasî ve dinî ayrılıklar girmesine karşın bütün bu ayrılıklar aralarında varolan ortak bilinci ortadan kaldıramamıştır. Bu süreklilik zamansal ve mekânsal değişmelere karşın Türklerin Yesevîlikten günümüze ulaşan birleştirici değerlerinin ne kadar sağlam temeller üzerinde durduğunu açıkça göstermektedir. Aradan geçen yüzlerce yıl, bugün Anadolu ve Balkanlar’ın çeşitli bölgelerinde yaşamakta olan Türk topluluklara anayurtlarından taşıyarak yaşattıkları Alevilik ve Yesevîliğe ilişkin geleneklerini unutturamamıştır. Yaptığımız alan çalışmalarından biliyoru: Tokat, Sivas, Tunceli, Elazığ, Erzincan ve Malatya’da Ahmed Yesevî menkıbeleri halkın zihninde bugün olmuş canlılığını korumaktadır. Ahmed Yesevî ve Alevi Dede Ocakları’na ilişkin menkıbeler nesilden nesile aktarılarak günümüze dek ulaşmıştır. Yine Doğu Anadolu bölgesindeki Alevi ocaklarından birinin adı, “Ahmed Yesevî Ocağı” olup, kendilerini Ahmed Yesevî soyuna bağlayan dedesoylu aileler bulunmaktadır. Anadolu’da birçok Dedelerle yaptığım görüşmelerde çeşitli ocaklara adını veren erenlerin Ahmed Yesevî ile olan bağının vurgulanması da oldukça anlamlıdır...

ABDAL MUSA SULTAN’ın bir deyişinde bu göç şöyle başlayarak anlatılır:

Horasan'dan Rum'a zuhur eyleyen
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi
Binip cansız duvarları yürüten
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?”

22. Beşikçi’nin, “Alevilik Mezopotamya kökenli, Zerdüşt kökenli bir inançtır. Ezidilik ile çok yakın bir benzerliği vardır. Fakat Alevilik sanıldığının tersine Orta Asya kökenli, Şamanizm kökenli bir inanç değildir. Alevi semahının, figürlerinin incelenmesi Orta Asya’nın, örneğin Türkmenistan’ın folkloruyla karşılaştırılması bunu açıkça ortaya koyar.” Saptamasına katılmıyoruz. Alevilik içine Ezidi (Yeziti) ve Zerdüşt kültürleri absorbe edilmiştir, ama bu demek değildir ki Alevi öğretisi bir Kürt veya Zaza dinidir. İsmail Beşikçi ve Faik Bulut gibilerinin Kürtçü manüplasyonu ile Aleviler saflara çekilemez, bu gibileri akıntıya kürek çekmektedirler.

23. “Alevilik Orta Asya kökenlidir, Şamanizm kökenlidir” saptaması, İttihat ve Terakki Fırkasınca savunulan bir tez olup, 1980 sonrası gelişen Kürt Milliyetçiliğine karşı yeniden Türk Milliyetçileri tarafından ortaya konmuştur. Jön-Türkler, İTF ve Teşkilat-ı Mahsusa, Osmanlıların son döneminde Alevileri, Türkçülük temelinde örgütleyerek Dedelik Kurumunu (Velayet-Mürşit-Pir-Rehber şeklinde) yeniden yapılandırmışlardır. Bu bağlamdan olarak ülke genelinde belli yerlerde “Alevi Kurultay”ları toplamışlardır. Hüseyin Doğan Dede de böylesi bir toplantıda Mürşit seçilmiştir. Tabi ki bu tez tek yanlı bir görüştür. Uluslaşma sürecinde bir millet için normal sayılmalıdır...

Orta Asya’dan Anadolu’ya yüzyıllar süren Türkmen göçünü ve toplu ibadetleri semaha duruşu, Yaşar Kemal Binboğalar Efsanesi’nde şöyle anlatmaktadır:

“Kalktık Horasan’dan sökün eyledik.

Harran Ovası’nda binlerce kişi ceylanlara karışıp semah döndük.

Ulu şahinler gibi. Şölenler tuttuk, kutsal cemler büyüttük...

Yüzyıllar geçti, parça parça bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu.

Anadolu’da karşımıza çıktı Kayseri Dağı, Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo Dağı...

Vardık, Anadolu’da da karşımıza çıktı Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Seyhan, Ceyhan Suyu...

Ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk.

Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan.

Düşürdüler bizi haldan hallere...

Anadolu’nun taşıyla toprağıyla, akan suyu, esen yeliyle, binlerce yıldan bu yana işlenmiş, gelişmiş, yeşermiş, boy atmış, kervansarayları, sarayları, tapınakları, ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, görgüsü, bilgisiyle bir olduk kaynaştık.

Etle kemik gibi... Yağmurla toprak gibi...

Birdenbire değil, binlerce yıldan bu yana azala azala, ufalana, küçüle, her toprakta bir parçamızı bırakarak tükendik...

Bir aydınlık su gibi bu toprağın üstünden aktık.

Geldik Anadolu’da da karşımıza çıktı Kayseri Dağı.

Ulu, temiz, alımlı, yakışıklı, ışığa batmış.

Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımız...

Harran Ovası’nda, Mezopotamya’da yüz bin ulu kartal konmuş gibi kıl kara çadırlarımız.

Binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte semah tuttuk üç gün üç gece-kırk gün kırk gece...”

24. Kızılbaşlık nedir? Kızılbaşlık teriminin kökenine ilişkin çok çeşitli görüşler vardır. Kızılbaşlık terimine özel anlam yükleyen ve kendisiyle özdeşleştiren Türkmenler olmuştur. Kızılbaş ideolojisini benimseyen Kürtler, Zazalar, Ermeniler, Rumlar, Araplar, Farslar, Arnavutlar, Bulgarlar, Sırplar, Boşnaklar, Abhazlar, Gürcüler gibi halklar da olmuştur. Kırsal kesimde olan Aleviliğin siyasi Kızılbaşlık kolu 15. yüzyıldan itibaren bu coğrafyada ihtilalci bir muhalif olduğunu görüyoruz. Kızılbaş birey tarihsel ve tipolojik yapı olarak; militan-serdengeçti-gerilla-fedai tanımlama tarzına uygun düşer. Ama, son aşamada Kızılbaş eşittir Türk’tür ve Türkmen’dir. Biz burada kısaca Aleviler, Kızılbaşlık öğretisini nasıl algılıyorlar ona değineceğiz. Farklı milletler inanç olarak kabullenseler dahi “Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık” Türkmenlere özgü bir terminolojidir. Çin, Arap ve Rus kaynaklarına göre: Alevi terimini Orta-Asya’da Türk kavimleri ilk kez bugünkü anlamıyla 9. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra kullanmışlardır. Müslümanlığı, Türkmen töre ve inanç potasında eriten Türkler, yeni kabul ettikleri inanç sentezi (alışımına)’da, Fars ve Arap Müslümanlık anlayışından ayırmak için, muhalefetteki Hz.Ali yanlı olarak Alevilik demişlerdir. Türkmen destanlarında Hz. Ali ile Gök-Tanrı özdeşleştirilmiştir. Alevilik, akılcı tasavvuf yolunu içerir. Alevi öğretisi, bir mezhep değildir; insanlık-sevgi yolu ve yöntemidir. Alevilik içinde, Bektaşi, Nusayri, Purudi gibi çok çeşitli tarikatlar ve felsefi akımlar vardır. Yüzlerce yıl süren göç dalgaları halinde Anadolu’ya gelen Türkmenler; akılcı inanç ekolüne sahip oldukları için Alevilik yeni anayurtlarında yetersiz kalır. Bu kavram yerine siyasi iktidarı da hedefleyen, yeni bir terim ile kendilerini ifade ederler. O da Kızılbaşlık’tır. Kızılbaşlık siyasetinin temellerini Hâce Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Balım Sultan (1458-1519/20) ile Şah İsmail Hatayî (1487-1524) atmışlar ve teorize etmişlerdir. Anadolu Alevi Türkmenleri’nin derleniş ve toparlanışlarının: Birincisini, Baba İlyas Horasanî (Ö.1240); İkincisini, Sultan Hünkâr Hâce Bektaş-ı Veli (1209/10-1271/3); Üçüncüsünü, Şeyh Bedreddin (1357-1420); Dördüncüsünü ise Şah İsmail Hatayî gerçekleştirir. Kızılbaşlık siyaseti; Anadolu’da yapılan Seyyid Ocakları mensubu dedeler ile Türkmen Aşiret, Oymak ve Oba Beyleri’nin katılımıyla iki “Türkmen Kurultayı”nda somut uygulanabilir hale gelmiştir. Her iki toplantıya da Şah İsmail başkanlık etmiştir. Birincisi, Erzincan-Tercan’ın Sarıkaya yaylasında 1500 yılında gerçekleşmiş; alınan karar sonucu, “Safevi Türk Kızılbaş Devleti” kurulmuştur. İkincisi; yine Şah İsmail’in başkanlığında Sivas’ın Yıldızeli’ne bağlı Banaz-Bedirli arasındaki Sarıkaya yaylasında 1509 yılında yapılır. Bu toplantıda yeni kurulmuş devletin askeri ve politik stratejisi tartışılır. Devletin sınırları; Batı’da Fırat-Dicle Irmağı’ndan; Doğu’da Aral Gölü-Ceyhun Irmağı’na kadar ki coğrafi bölgeyi kapsayacak şekilde belirlenir. Bu iki kurultayla Kızılbaşlık toplum projesi ve devlet sistemi belirlenerek uygulamaya koyulur.

Şah İsmail: “Yüreği dağ, Bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan, Kızılbaş olmak kimsenin haddi değildir” der. Fakat bu Kızılbaşlık tasarımı, Şah İsmail’in 23/24.5.1524 yılında Hakk’a yürümesiyle son bulur. Safavi Türk Kızılbaş Devlet erkinden, Türkmen Beyleri giderek dışlanır ve yerlerini, Selçuklular’dan bu yana sürekli devlet yöneticisi çıkarmış Fars kökenli aristokrat ailelerden gelen bürokratlar ve Şii mollalar alır. Türklerin yurdu olan bugünkü Güney Azerbaycan sömürge statüsünde kalır. Sonuçta Safevi Devleti bir Fars (İran) devleti olur. Şah İsmail sonrası Kızılbaş Türkmenler yer yer “muhalif düzeyde” başkaldırmalarına karşın başarılı olamamışlar, Osmanlı devlet yöneticileri kanlı bir şekilde ayaklanmaları bastırmıştır. Anadolu Türkmen Oymaklarının ve Dede Ocaklarının “Kızılbaşlık Toplum Projeleri” de Şah İsmail sonrası “ütopya” olarak yerini “Mehdi beklentisi”ne bırakır ve “Tefekkür ve Tevekkül dönemi”ne girilir.

Kızılbaşlık tanımına gelince: Alevi inanç ve kültür öğretisinin, toplumsal yaşam tarzının; siyasallaşmış doktrinel adına ve devlet iktidarını amaçlayan stratejik hedefine; sosyo-ekonomik toplumsal kuramının uygulama düzeninin sistemine KIZILBAŞLIK denir. Yani Alevilik öğretisinin; toplumu bilgi ve becerisiyle yönetme, iktidar erkiyle uygulama modeline Kızılbaşlık sistemi denir. Bugün ise Alevilik-Bektaşilik ve Kızılbaşlık özdeş hale gelmiştir. Destanlardan ve çeşitli kaynaklardan Oğuz Türkmenleri’nin “kızıl börk”, siyah libas ve 40 cm. boyunda ökçesiz sivri burunlu “kızıl çizme”ler giydiklerini bilmekteyiz. İbni Bibi ve Prof. Fuat Köprülü; Babailer İsyanını, "Siyah libaslı, kızıl börklü, ayakları çarıklı” Türkmenlerin, Karamanoğlu’nun komutasında Konya’yı istila etmelerini, Bektaşilik ceryanını, Safevi İmparatorluğunun kurulmasını, Heterodoks Göçebe hareketleri olarak değerlendirmektedir. Horosan’da, Selçuklu İmparatoru Sancar'a isyan eden Türkmenleri de aynı sosyal tipi temsil eden zümreler olarak değerlendirmektedir...

25. Nusayrilik; İsmaililiğe yakın olmasına karşın sonuçta Aleviliktir. Mersin-Tarsus-Adana-İskenderun-Hatay mihverinde yaşayan, Suriye ve Lübnan ve başka İslâm coğrafyalarda bağları bulunan, bir Hederedoks İslâmî inanç-akide sistemidir.

26. Avrupa devletlerinin azınlıklar meselesini dayatmasından sonra Osmanlı Devleti; 1839 Gülhane Hattı Hümâyûnu ilanına müteakip “Alevileri” İslam dairesinde kabul eder. Türkçülük akımıyla birlikte Alevi toplumunun öz Türk olduğu fark edilerek, İttihat ve Terakki Fırkasınca “ulusal organizasyona” tabi kılınarak başat konuma getirilir. En sonunda Kızılbaş Türkmenleri’nin düşünü (ütopyasını); (anne ve baba tarafından) Karaman ve Kızılkoca Türkmenleri’nden olan Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’i kurmasıyla birlikte gerçekleştirir...

27. Alevilik inancı, Panteizm (kamutanrıcılığı) ve Dede Ocakları da Pantheon değildir. Alevilik’te Tevhid inancı vardır, o da Allah’ı tek ve bir kabul etmektir. Alevilik; inanç, kültür ve yaşama biçimiyle üç boyutlu bir öğretidir. Bir boyutundan dahi yoksun kalırsa, o Alevilik olmaz başka bir şey olur. Aleviliğin üç öğesini de birlikte telakki etmemiz gerekir. Aleviliğin bu üçlü olmazsa olmazı demokratik anlayışı da ifade etmektedir. “Hakk’tan halka inme ya da Allah’tan / Hakk’tan aldığını halka verme” şeklinde formüle edilmiştir...

Alevilik tasavvufi felsefi olarak, “kamutanrıcılığı”nı kapsasa da inanç boyutu “semavi”dir. Yani “eklektizm” vardır. “Hakk-Muhammed-Ali” üçlü bütünlüğü “Tanrı-Evren-İnsan” tümlüğüyle özdeş gözükse de; inanç alanından tamtamına çıkıp bilimsel-laik-akılcı bir temele oturamıyor. Alevi tasavvufi ile yetişmiş bazı düşünürler, aklı ön plana alarak Alevi felsefesini yaratmaya çalışarak; doğa ve toplumsal olayları, evreni Materyalist Metodoloji ve diyalektik yöntem ile algılamaya çalışmışlardır. Bu Batıni Sufiler, nesnel diyalektik yaklaşımla; Vahdet-i Vücud aşamasından Vahdet-i Mevcut aşamasına geçerek, Aleviliği felsefi bir inanç ve “bilgelik öğretisi”ne dönüştürerek, toplum tasarımı haline getirdiler ve kuramsal olarak “Kamil Toplum”u hedeflediler, ama başaramadılar. Alevilik madalyonunun; bir yüzü İdealist felsefe-Metafizik yöntem, öbür yüzü Materyalist felsefe-Diyalektik yöntemdir. Bu nedenle Alevilik doğma-“nas”- inanç alanından tamtamına çıkıp maddeci ve akılcı bir temele oturamıyor. Bundan dolayı da çoğu alanında metafizik bir anlayış hakimdir....

28. Aleviliğin Sosyo-ekonomik toplumsal alt yapısı İmam Cafer Buyruğu’nda ütopik olarak “Rıza Şehri” tasarımı ve “Musahiplik” kurumu ile belirlenmiştir. Bu düşüncenin uygulamasını; 622’de “Medine Site Devleti”nde ilk kez görmekteyiz.“Rıza Kenti Toplum Projesi”ni Karmatiler ve Nizari İsmaililer “Dar-ül Hicra” adı verilen kale ve yerleşim birimlerinde “üretken, eşitlikçi, katılımcı, çoğulcu, secular, ortakçı, paylaşımcı, demokratik bir cumhuriyet yönetim tarzı” uygulamışlardır. Bunun en somut örneği; Hasan Sabbah’ın kurduğu “Alamut Devleti”dir. Gilan’da Nizari İsmaililerce eğitilen Şah İsmail; toplumsal devlet modelini de Alamut ve Zeydi Alevi Hazar Devleti örneğinden alır. Şah İsmail Hatayi kurduğu Safavi Devleti’nde “Kızılbaşlık Toplumsal Modeli”ni uygular. Şah İsmail Hatayi; “Kırklar Meclisi”nden esinlenerek Dedelerden ve Türkmen Beylerinden oluşturduğu “Ehli İhtisas Konseyi” vasıtası ile devleti yönetir. Ölümünden sonra bu toplumsal model son bulur...

29. Alevilik tek bireyi, tekil olarak insanı temel alır ve evrenin merkezine oturtur. Alevilik Felsefesine göre; İnsan mikro düzeyde kainatın ve Tanrı’nın bir görünümüdür. Bu nedenle, Dünya ölçeğinde Alevilik ervrensel bir İslami öğretidir.

30. Alevilikte hoşgörü, doğa ve toplumsal barış-uzlaşı vardır.

Hünkar Hâce Bektâş-ı Veli konuyla ilgili olarak; “Sevgi muhabbeti kaynar yanan ocağımızda, Bülbüller şevke gelir, gül açar bağımızda. Hırslar kinler yok olur aşkla meydanımızda, Arslanlarla Ceylanlar dost olur kucağımızda.” Demektedir ve ilke koymaktadır...

31. Alevilikte “bağlılık ve düşmanlık” ve “yasak adlarlar”vardır. Alevi Yolunda; “tevalla” Hz.Ali’yi ve Ehl-i Beyti sevme ve onlara bağlılık, düşmanlarını sevmemek ve onlardan uzak durmaktır. Ayrıca yolu izlemektir. “Teberra”; Hz.Muhammed-Ali ve soylarına yapılan haksızlıklara nefret ve lanet etme, düşmanlarına kin tutma ve düşman olmaktır. Aleviler çocuklarına şu isimleri ad olarak koymazlar: Ebu-Cehil, Ebu-Leheb, Mervan, Ebu-Süfyan, Hind, Vahşi, Muaviye, Yezit, Haccac, Mülcem. Şimir gibi zalimlerın adlarını...

32. Hasan Sabbah (Ali oğlu Muhammed oğlu Cafer oğlu el-Huseyin oğlu Muhammed oğlu el-Sabbah, el-Himyari) Kum kentinde doğdu. Ataları kendisinden altı kuşak önce Yemen’den gelip Küfe yakınlarında Himyari’de yerleşmiş. İran’a geçerek bir süre Kum’da kalan Sabbah ailesi, daha sonra Rey’de yaşamaya başlamışlar. Kısacası Hasan Sabbah İran’da doğup yetişmiş, Yemen kökenli Küfeli bir Arap’tır. Hasan Sabbah 17 yaşına kadar Oniki İmamcı Şii eğitimi almış. Ancak on yedisinde dai Amir Darrin’den el alıp, İsmaili dava'sına katılmıştı.

Mezopotamya’nın Fars-Bahreyn-Ahsa yöresinde Dar-ül Hicra kalelerinde 847 yılarında kurulan ve 200 yıl cıvarlarında yaşayan Karmati devleti ile 4 Eylül 1090’da Alamut’ta bir güneş gibi doğan Nizari İsmaili devleti; Aleviliği teorisi ve pratiğiyle tam tamına uygulayan demokratik devletçikler olmuşlardır. Alamut Devleti'nin kurucusu Heft Bab-ı Seyyidne Kelam-i Pir Hasan Sabbah (?D.1044 – Ö.Mayıs1124)’ın Batıni öğretisi; eşitlikçi ve paylaşımcı yaşama biçimi ile, örgütlenme yöntemiyle Hatay’dan-Hitay’a kadar yayılmış ve 360 kale olmak üzere çevre kasaba ve köylerde de yaşama geçirilmiştir.

İsmaililerin hakim oldukları bölge İpek Yolu’nun geçtiği ticari kervan yollarıdır. Bu yön doğudan batıya doğru uzanan, Türkistan-Horasan-Deylem-Akrad-Dersim hattı, önemli Alevi merkezleri ve aynı zamanda Alevi Türkmen göçlerinin olduğu güzergahtır. Rum Selçuklu Sultanlığı da bu hattı dolaylıda olsa kontrol altında buldurmaya çalışmıştır. Bu nedenlede güzergaha 360 kale ve çok sayıda köyle hakim olan Nizari İsmaililer (1090-1256) ile iyi ilişkiler içinde olmuştur. Anadolu Selçuki Sultanlığı her yıl düzenli Alamut Nizari İsmaililere “Çerağ Akçesi” olarak 2000 Dinar gönderdikleri, 1227 yılında ise Suriye İsmaili baş Dai’si Mecdeddin’e verildiğine dair bilgileri kaynaklardan bilmekteyiz. İlk İsmaili öğretisi 720’lere değin gitmekte olup bir kolu olan Nusayrilik ise Muhammed bin Nusayr (Ö. 883)’le birlikte Suriye’de başlar. Hatay-Adana-Mersin bölgesinde Nusayri Aleviler halen varlıklarını sürdürmektedirler. Alevi yazılı kaynaklarından olan ve Pamir’de bulunan “Ummu’l-Kitap” İsmaili bir yapıttır ve bu bölgede İsmaili inançlı Kırgız, Kıpçak, Özbek Türkleri halen göçer kızılbaş olarak yaşamaktadırlar. Alevi öğretisi için önemli bir tarihi metin olan bu kitap, panteiste benzer bir düşünceyi de anlatmaktadır...

Alamut’un Hasan Sabbah tarafından alındığı haberleri, Selçuklu sultanı Melikşah (1063-1092) ve veziri Nizamül Mülk (1018-1092) rahatsız oldular ve düşmanlık planları kurmaya başladılar. Hasan Sabbah, Selçuklu üstünlüğüne boyun eğmesini zorlayan elçilik heyetine; “Biz İmamızdan başka birilerinin emirlerine boyun eğmeyiz. Sultanların maddi ihtişamı bizi etkileyemez...” derler. Şii ve Batıni düşmanlığı, Nizamül Mülk’ün 1092’de öldürülmesine değin sürer...

Hz.Muhammed, “Ali’nin kılıçı İslamiyetin yayılmasında öncü olmuştur”. Mealindeki hadisi gereği; Hasan Sabbah, bir düzensiz savaşçı birliği kurarak, koşullara uygun yeni bir yöntemle disipline etmiş ve kendini adamış; karşı konulmaz derecede üstün orduyla etkili biçimde çarpışabilen bir küçük kuvvet (fedai) vurucu gücü düşmanlara karşı faaliyete geçirmişti...

Hasan Sabbah’ın Hakk’a yürümesinden sonra yerine Rudbarlı bir Türk ve sağ kolu olan Kiya Muhammed Buzurg Umid (1124-1138), Alamut Piri olur. Alamut Devleti’nin 1256/7 yılında Moğollar tatafından yıkılıncaya dek de aynı soydan Türkler yönetime gelirler. Hazar Denizi’nin güneyine Deylem ve Gilan’a da eğemen olan Nizari İsmaililer bölgede bugünkü anlamıyla tam bir demokratik ve laik yönetim sistemi uygulamışlardır...

Eğitim ve öğretimi temel alan Hasan Sabbah yönetimi, üretimi de paylaşımcı olarak eşit çözümlemiştir. Nimette ve külfette de adil olan yönetimi, görev ve sorumluluğu da yetenek ve liyakat ölçüsünde eşit dağıtmıştır...

Marco Polo’’nun sözde 1273 ziyareti ve onun “Haşhaş yiyenler” (Haşhaşin) ve “Dağlı İhtiyar” betimlemesinden sonra, Alamut tamamıyla bir efsane gibi algılanmıştır. Oysa Hasan Sabbah, tasarımlar üretmiş, planlayıp uygulamış devrimci bir dahi idi. Hasan Sabbah savaştan hep nefret eden ve kendisini barıştan uzaklaştıracak ve sakin-münzevi yaşamını bozacak karışıklıklardan kaçınan bir insandı. Son döneminde Hasan Sabbah görüş ve düşüncelerini yazıya döktü. 518 / 1124 yılında son nefesini verinceye kadar, inanç ve ilkelerine ilişkin yapıtını yazmayı sürdürmüştür...

33. Alevilerin toplu ibadet mekanları Cem-Evleri’dir. Cemevleri bir ibadet yeri olduğu kadar, bir toplum ve kültür merkezidir, aşevidir, sağlık evidir, eğitim ve öğretim kurumudur. Alevi köylerine cami yaptırıp, Sünni imam atanması; Türkiye’nin beli odakları ve devlet yöneticileri, Alevileri asimilasyon edemezler. İran devlet yetkilileri Aleviler için “ya siz Sünnileştirin, ya biz Şiileştirelim” demeleri havanda su dövmektir. Çünkü, geçmiş tarihte ne Osmanlılar ne de İranlılar Alevileri asimile edebilmişlerdir ki, şimdi etsinler. Hiç kimsenin veya bir grubun, Aleviliği kendi dünya görüşüne ve ideolojisine göre yoruma tabi tutarak, Aleviliği gerçekliklerinden uzaklaştırmaya, inancı siyasalaştırmaya veya Kürtleştirmeye hakki yoktur.

34. Beşikçi, “...Bilim olgulardan hareket eder, bilimin hareket noktası olgulardır. Bu olguyu olduğu gibi algılamak, onu değiştirmeye, yok saymaya çalışmamak, çarpıtmamak anlamına gelir. Bu haliyle fizikteki, yani doğadaki olguların ele alınışıyla, sosyal bilimlerdeki olguların ele alınışında fark yoktur. Doğada örneğin bir kaya nasıl “kaya” olarak algılanıyorsa, toprak olarak algılanmıyorsa, sosyal bilimlerde de örneğin Alevi, “Alevi” olarak, Müslüman, “Müslüman” olarak, Kürt ise “Kürt” olarak algılanmalıdır...” diyor, ama kendisi bilim ve akıl dışı davranıyor.

Eski Dr.H.Kıvılcımlı ve bir Marksist olan Demir Küçükaydın’ın; “Bir şeyi anlamanın en iyi yolu önce onu anlamakla işe başlamaktır” diye bir söz vardır. Bu özellikle, din, millet (ulus) gibi hepimizin ne olduğunu bildiğimizi düşündüğümüz ama konuya giren bütün tarih ve toplum bilimcilerin itiraf etmek zorunda kaldığı gibi, ne olduğunun anlaşılması en zor, toplumsal fenomenler söz konusu olduğunda, çok daha doğru ve akıldan bir an için bile çıkarılmaması gereken bir ilkedir. Beşikçi’nin genel olarak din özel olarak da Alevilik konusundaki davranışı tam da bu sözün aksine bir örnek oluşturuyor...” Bu tespitine bizde katılıyoruz. Marksist metodolojiyi bırakarak Beşikçi olaya ve verilere duygusal bakarak tahlil etmiştir.

Alevilik İslam içinde veya İslam dışında ki tartışmalar da "ortayolcu" bir çizgi izlemek, suya sabuna dokunmamak demektir. Bu tutum ve tavır olsa da olur olmasa da olur, ne İsa’ya ne Musa’ya ne Muhammed’e ne de başkalarına yarar, hem öyledir hem böyledir demek, ne öyledir ne böyledir, aslında hiçbir şeydir demektir. Bu duruş Alevi Etik ve Ahlakına uymamaktadır. Ebdâl ve ebleh olarak görünmemek veya olmamak için, sorumluluk duyarak bilgi sahibi olup sağlıklı fikir üretmek için; alan araştırması ve kaynak incelemesi yaparak, tarihsel, toplumsal, kültürel ve inançsal veri ve bulguları bilim ışığında değerlendirerek bir kanata varmak lazımdır. Kanımca, safları netleştirerek doğruyu bulmak gerekir...

35. Sonuç olarak: Aleviliğin İslam’ın özü olarak başlangıçtan beri var olduğu, sonradan çıkan ihtilaflara bağlı olarak oluşan bir (reaksiyoner) tepki hareketi olmadığı tam tersi aksiyoner bir hareket olduğu kabul edilmektedir. Alevi felsefesi; Tanrı'ya gönül gözüyle bakma, dünyayı sevgi temeline uygun bir yaşama biçimi şeklinde algılamadır...

İslamiyet, bir ulusa ya da kavime, millete değil, tüm insanlığa hitap eder. Alevilikte; din İslam, kitap Kur'an, Peygamber Hz. Muhammed'dir. Şehadet, Hac, Namaz, Oruç, Zekat, Tevhit, adl mübüvvet, imamet, mead vardır ve haktır...

Anadolu kültürel yapısı; çelişkilerle dolu, heterojen yüzlerce uygarlığın alışımından oluşmuş asimetrik bir bütünlüktür. Bu nedenle de Anadolu coğrafyası bir kültür merkezidir. Anadolu’ya göçeden “Bozkır Kültür”lü Türkmenlerle daha önce varolan yerleşik “merkezi kent ve köy kültür”lü kavimlerin İslamlaşması sonucu ortak bir kültür ve inanç doğmuştur. İslami daire içinde M.Ö.’ye değin giden on bin beş yüz yıllık tarihi süreçten gelen örf, töre, kült gibi öğeler; “Anadolu coğrafi havuzu”nda harmanlanıp yoğrularak yepyeni bir biçim almıştır. İşte, İslam'ın “Anadolulaşan” bu akılcı algılama ve uygulamasını “Alevilik” kavramıyla açıklıyoruz...

Aleviliğin üç temel dayanağı-saçayağı vardır:

a. Birincisi inanç öğesidir ki, temeli “Tevhid”dir.

b. İkincisi kültürel boyutu, çok kültürlü ve kültlüdür.

c. Üçüncüsü; toplumsal yaşama biçimi, yaşam kuramının temel kurumu “Musahiplik”tir ve “Malı mala, canı cana katma” anlayışıdır. Toplumsal boyutu ise “Kamil Toplum”dur ki, İmam Cafer Buyruğu’nda teorik olarak “Rıza Kenti” tasarımıyla öngörülmüştür. Üçünden oluşmuş bu organizasyonu birbirinden ayırsan o, Alevilik olmaz başka bir şeydir. Adını ayrıştıran-bulan koyar...

Alevilik İslamiyet’in içinde olup, “yol bir sürek bin bir” ilkesiyle çoğulculuğu ve katılımcılığı ile, yerel kültürler, kültler ve farklı töresel yaşam tarzılarıyla da evrensel öğreti olarak “Heterodoks İslamı” temsil etmektedir...

Aleviliğe çok boyutlu yaklaşarak, çok yönlü ele alıp değerlendirmek gerekir. Aleviliği inanç+ kültür+ toplumsal yaşam tümlüğü içinde incelemek bir zorunluluktur. Tek yönüyle ele alındığında yanılgılara düşülebilir...

| Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com