Güncel ve Tarafsız Haber

'Bir çöldeki kum tanelerini bile hesaplayabilirim'

- "İslâm'ın altın çağı" olarak anılan dönemde dünyada bilimsel bilgi öncelikli olarak İslâm coğrafyasında, Araplar, Türkler ve İranlılar tarafından üretilmekteydi. Hıristiyanların dünyayı bir tepsi gibi düz sandıkları çağlarda Müslüman bilim adamları Ortadoğu ve Ortaasya'da son derece gelişmiş gözlemevleri kurmuşlardı.

7-8 asır içinde dünyaya en değerli bilimsel bilgileri sunan bir ümmet olmaktan çıkıp yalnızca Batı tarafından üretilen bilimsel bilgiyi talep etmekle yetinen, üstüne kendinden çok az veri ekleyen pasif bir topluluğa dönüşmemizin gerekçeleri sizce nelerdir? İçinde bulunduğumuz bu manzara size de benim gibi ısdırap veriyor mu? Yoksa bu durumun düzeleceğine ve İslâm dünyasındaki bilimsel üretim düzeyinin er ya geç eski görkemli günlerine döneceğine inanıyor musunuz?

- İslâm uygarlığı, 8'inci yüzyıldan 16'ncı yüzyıla kadar gözkamaştırıcı bir yükseliş süreci sergiledi. Çünkü İslâm, daha doğuşuyla birlikte bilimin yolundan gitmeyi en merkezî noktaya oturtmuştu. Müslüman bilginler hiçbir kompleks sergilemeden Yunanca, Latince, İbranice ve Farsça eski kitapları Arapçaya çevirdiler, oradaki bilgileri alıp üstüne yepyeni bilgiler inşâ ettiler. Her konuda ve her düzeyde okullar, araştırma merkezleri kurmak, buralarda dünyanın en ünlü hocalarını biraraya getirmek İslâm hükümdarlarının en sevdikleri güç gösterilerinden birine dönüşmüştü. Bilgi kutsanıyor, insanlığa yararlı buluşlar yapanlar en üst düzeylerde iltifata mazhar olup ödüllendiriliyordu. İslâm toplumlarında bilim adamı olmaktan daha saygın bir iş yoktu. Rakip devletlerin korkulu rüyası durumundaki azametli hükümdarlar bile karşılarına ünlü bir bilgin geldiğinde kendilerine çeki düzen vermekteydiler. Araplar, Türkler ve Farsîler'in İslâm sonrası tarihi bu gibi binlerce örnekle doludur.

İslâm alemindeki bu pırıltılı yükselişin ve ulaşılan yüksek uygarlık düzeyinin bence bir numaralı nedeni, ülkelerinin sınırlarını, kâlplerini ve akıllarını bilimin aydınlığına sonuna kadar açan o bilge atalarımızdır. Onlar bilgiye, bilginlere değer verirken o bilginin geldiği etnik kökeni, ulusu ya da dini hiçbir zaman sorgulama vesilesi yapmıyorlardı. "Bilgi nereden gelirse gelsin hoşgelir, yeter ki Müslümanlar gelişip kalkınsın" diye düşünmekteydi bu ileri görüşlü insanlar. Bu yüzden de o dönemin bir çok Doğulu ve Batılı bilgini, kendisini huzur ve güven içinde hissettiği için, çağın en ünlü bilim merkezleri olarak anılan büyük İslâm kentlerine göç etmişlerdir. Her bilim adamı düşüncelerinden dolayı saygı göreceği, araştırmalarını rahatça yapabileceği ve bu konuda aralıksız destek alabileceği bir yerde yaşamayı arzu eder. Ben niye yıllardır ABD'deyim, bunca Türk ve Arap bilim adamı neden Amerikan, İngiliz ya da Alman üniversitelerinde görev yapıyor? Yaşadığımız göçmenlik süreci, bundan 500 yıl önce İslâm âlemine doğru akan Avrupalı bilginlerin ve sanatçıların yaşadığı sürecin aynısı değil midir? Günümüzde gerek NASA'da, gerekse Amerika ve Avrupa'nın önde gelen diğer bilim kurumlarında binlerce Müslüman bilim adamı görebilirsiniz. Ülkeleri onlara benzer ekonomik ve bilimsel standartları sunabilseydi hiçbiri yurdundan uzakta göçmen konumuna düşmek istemezdi.

İslâm dünyası bugün hiç de içaçıcı bir durumda değil. Pek çok alanda çağdaş uygarlığın gerisinde kaldık. Bunun sebebi ise şimdiki yöneticilerin kendilerini ve yönettikleri toplumları "kültürel istila" gerekçesiyle yeni fikirlere kapatmış olmalarıdır. Bu gidişi kesinlikle hiç sağlıklı bulmuyorum. İmam Gazâlî 900 yıl önce Aristo'yu rahatça okuyup anti-tezini üretebilirken, bugün çoğu İslâm ülkesine doğru düzgün bilimsel yayın dahi ulaşamıyor. Eğer "yabancılar gelip kültürümüzü istilâ edecek" korkusuyla yaşarsak bu gidişle daha da geri kalacağız. Özgüveniniz sağlam olsun, inancınıza ve kültürünüze adam gibi sahip çıkın, yabancı fikirlere de kültürünüzü istilâ ettirmeyin o zaman! Dışarıdan gelen her rüzgârdan korkup pencereleri sıkı sıkıya kapatırsak, o zaman da evin içinde havasızlıktan boğulup ölürüz.

Benim bütün umudum, İslâm dünyasında halen yetişmekte olan genç kuşaktadır. Ardımızdan gelen bu kuşak gerçeklerin farkında, onlar yakın bir gelecekte ülkelerinde teker teker işbaşına geçecekler. Eğer geri kalmışlığımızın nedeninin İslâm'ın kendisi değil İslâm adına hareket eden yobaz ve korkak yöneticiler olduğunu yeterince iyi idrak ederlerse, bunlar kendi halklarının önünü açacaklardır. İslâm kültürü öylesine dışa açık ve dinamik bir kültürdür ki bir kez zincirinden boşanmayagörsün, çok kısa bir süre içinde Batı uygarlığının siyasal ve bilimsel düzeyini yakalamamız işten bile olmaz.

Bakın Çin'e, daha düne kadar tam bir kapalı kutuydu. Ama kendi içindeki bazı despotik uygulamaları kaldırarak son yıllarda nasıl da başdöndürücü bir sıçramaya imza attı. Sporda, sanatta, bilimde, teknolojide, ticarette, turizmde ve her alanda onlar var artık. ABD'yi bile ürküten bir güç olarak geliyorlar.

Ben, Çin'e araştırma için girebilen ilk "Batılı" bilim adamlarından biriyim. 1979'da Çin'in ABD ile kopuk olan diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı almasının ardından kalabalık bir araştırmacı grubuyla bu ülkeye gittim ve kuzeybatı Çin'deki çöllerde altı hafta süren bir jeolojik çalışma yaptım. Bu çalışma sonradan National Geographic Society'nin ünlü dergisinde de yayımlandı ve Çin Devleti elde ettiğimiz bilimsel sonuçlardan çöllerinin ıslahı adına büyük yararlar sağladı.

Yakın geçmişin kapalı devletleri Hindistan ve Güney Kore de son yıllarda benzer türden kültürel açılımlar gerçekleştirdiler. İslâm dünyasında ise bu kötü gidişin kendilerini bir yere götüremeyeceğini farkeden iki önemli devlet var: Malezya ve Endonezya. Onlar da silkelenip üzerlerindeki ölü toprağını attılar ve son dönemlerde büyük bir şahlanış içindeler. Dileğim bu bilinçlenme dalgasının kısa zamanda bütün İslâm alemine yayılmasıdır. Bizi İslâm uygarlığının birer mensubu olmak değil kötü yöneticiler bu durumlara sürükledi, lütfen bunu asla unutmayın. Eğer yaşanan geriliğin baş sorumlusu İslâm olsaydı, o zaman hepimizin o çok gururlandığı "âltın çağı" da yaşayamazdık. Ama modern zamanların zorunlu kıldığı bazı dönüşümleri kendi içimizde bir türlü gerçekleştiremedik.

'11 Eylül travmasını iletişimle atlatacağız'

- Olağanüstü bir bilimsel kariyeriniz var. ABD başta olmak üzere bir çok Batılı ülkede büyük itibar görüyorsunuz. Hattâ NASA'daki lâkabınızın da "Kral" olduğunu biliyoruz. 11 Eylül 2001'de ABD'de yaşanan terorist saldırılardan sonra dünyada büyük bir dinsel kamplaşma başgösterdi. Müslümanlara karşı sergilenen soğuk ve düşmanca tutumun sizin akademik ve özel hayatınızda da yansımaları oldu mu acaba ?

- Ben, geride bıraktığımız kırk yıl boyunca bir çok ülkeye geçici nitelikte bilimsel yolculuklar yaptıysam da çoğunlukla ABD'de yaşadım. Ana çalışma üssüm ve yaşam alanım hep burası oldu. Dolayısıyla bu kadar uzun süre yaşadığım bir ülkede bir çok köklü dostluklar da geliştirdim. Amerikan kamuoyu beni yakından tanıyor. Katıldığım radyo-televizyon programlarının, gerçekleştirdiğim gazete-dergi söyleşilerinin ve görev aldığım bilimsel konferansların sayısını artık hatırlayamayacak haldeyim. Bütün bu etkinliklerim sırasında ise kamuoyunun önünde her zaman "Müslüman bilim adamı" kimliğimle bulundum.

11 Eylül olayı, hayatını ABD'de sürdüren bir çok Müslüman gibi beni de derinden sarstı. Doğal olarak yaşanan bu korkunç olayın İslâm ile ilişkisini -daha doğrusu ilişkisizliğini- kamuoyuna doğru bir biçimde anlatabilmek için kâlbimin derinliklerinde ciddi bir sorumluluk hissettim. O tarihten bu yana da fırsatını bulduğum her yerde kitlelerde "gerçek İslâm"ı anlatmak için elimden geleni yapıyorum. Bu konuda Amerikan medya kuruluşlarına bir çok kez konuştum ve yüce bir din olarak İslâm ile İslâm kisveli terör hareketleri arasındaki keskin farkı kitlelere dilim döndüğünce aktardım. Size dürüstçe söyleyeyim ki bugüne kadar ne medyadan, ne meslektaş çevremden, ne de sokaktaki sıradan insanlardan kişiliğime ya da dinime yönelik bir sataşma, taciz ya da saldırı olmamıştır. Aksine, yaptığım ısrarlı açıklamaların beni izleyen kamuoyu üzerinde derin bir etkisi olduğunu mutlulukla müşahade ettim. Bir çok Amerikalı benim yaklaşımlarımı dinledikten sonra ilk andaki öfkelerinin geçtiğini ve artık daha sağduyulu düşünmeye başladıklarını dile getirdiler. Onlar, bu kör şiddetin kökeninde Allah'ın emirlerinin olamayacağını anlamış insanlardı.

Ama, 11 Eylül saldırılarının ABD'de -hoş, sanki dünyanın diğer bölgeleri farklı mı?- İslâm'ın imajını bir miktar zedelediği şeklindeki tesbitin de özünde doğrudur. ABD'de, sokaktaki insanlar arasında zaman zaman sürtüşmeler ve karşılıklı sataşmalar yaşanabiliyor. Bu noktada ise biz aydınlara büyük sorumluluklar düşüyor ve ben de kendi adıma fırsat bulduğum her platformda İslâm kültürünü tanıtmaya gayret ediyorum. Gelecek için kesinlikle iyimserim. Bunun, zamanla tedavi edebileceğimiz bir kültürel sorun olduğunu düşünüyorum.

'1 Milyon Erkek protestosunun hakemiydim'

- Hocam, hazır Amerikan toplumundaki dinsel önyargılardan söz etmişken, konuyu sizin şu ünlü "1 Milyon Erkek" protestosundaki "uzaktan hesaplama" tekniğinize getirmek istiyorum. Bu olaydaki rolünüzü internette hakkınızda yer alan ilginç bilgilerden öğrendim. O protesto gösterisi sırasında yaptığınız şey tam olarak neydi?

- Ali, bildiğin gibi, halen bir "Uzaktan Algılama Merkezi"nin başındayım. Burası Boston Üniversitesi'ne bağlı bir araştırma kurumu ve ben de 1986'dan beri bu merkezde yönetici olarak çalışıyorum. Yaptığımız iş, en kaba tanımıyla, uydu fotoğraflarına bakarak dünyanın herhangi bir bölgesinde petrol, altın ya da su gibi değerli yeraltı kaynaklarını aramak ve isabetli bir değerlendirme sonucunda da bu kaynakları gerçekten bulmak. "Uzaktan Algılama" (Remote Sensing) adıyla tanınan bu bilimsel araştırma alanı ayrıca dünyanın ekolojik dengelerindeki her türlü bozulmayı, deprem riski içeren ya da çölleşen bölgeleri saptamakta da kullanılabilir. Son dönemlerde yeni kentsel yerleşimler kurmaya en uygun alanların tesbitinde de bizim elde ettiğimiz verilerden sıklıkla yararlanılıyor. Yani, özetle yeryüzünün herhangi bir köşesini jeoloji, matematik, coğrafya, optik, kimya gibi bilimlerden de yararlanarak havadan "yorumluyoruz". Ben bu konudaki bilgi birikimimi 1970'lerde Nil kıyılarında nüfus artışıyla gelişen gıda temini ve yerleşim alanı sorunlarını saptamakta kullandım ve o dönemde bilim danışmanlığını yaptığım Mısır eski Devlet Başkanı Enver Sedat'a bir rapor sunarak, onu bu bölgede bir "çölden yeni toprak kazanma programı" uygulaması için uyardım. Demografik bir tıkanmayla karşı karşıya olan Nil havzası insanları da bu projenin hayata geçirilmesiyle büyük ölçüde nefes aldılar. Yani, bu alandaki uzmanlığım yıllar sonra kendi doğduğum coğrafî bölgeye de hizmet etmemi sağladı. Daha sonraları aynı türden araştırmaları Umman, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Hindistan gibi ülkelerin çöllük bölgeleri için de gerçekleştirdim.

Şimdi gelelim "1 Milyon Erkek" olayına… ABD'de -sanırım Türklerin de yakından tanıdığı- çok etkin bir İslâmî grup var. Zenci lider Louis Farakhan'ın yönettiği "Nation of Islam" (İslâm Ulusu). Vaktiyle rahmetli mücahit Malcolm X de bu hareketin içinde yetişmişti.

"İslâm Ulusu" hareketinin yönetim merkezi Chicago'dadır. Bu grubun lideri Farakhan, 1995 yılında Beyaz Saray'ın siyahlara yönelik kimi politikalarını protesto etmek amacıyla, Chicago'dan ülkenin dört bir köşesinde yaşayan Afro-Amerikalılara "başkent Washington'a yürüme" çağrısı yaptı. Bu, hem Farakhan'ın siyahlar üzerindeki karizmasını, hem de "İslâm Ulusu" hareketinin ülke çapındaki etkinliğini ölçecek riskli bir gövde gösterisiydi. Herkes bu ateşli çağrıya kaç insanın uyacağını merak ediyordu. O sırada Beyaz Saray'da Başkan olarak Bill Clinton oturmaktaydı.

Sonuçta Washington'da gerçekten çok büyük bir kalabalık toplandı. Ama bu kez de siyasetçilerden ve bazı medya organlarından "toplantı bölgesine beklenenin çok altında katılımcı geldiğine ilişkin" eleştirel sesler yükselmeye başlamıştı. Ülkenin çeşitli yerlerindeki millî parkların yönetimi ve korunmasıyla görevli olan Amerikan Millî Parklar Dairesi elindeki fotografik verilere dayanarak katılımın 400 bin kişi dolayında olduğunu açıkladı. Farakhan ve yandaşları ise tüm engellemelere karşın yeterli sayıya ulaşıldığını savunuyor, zenci düşmanlarının yapılan protestonun boyutlarını küçültmeye çalıştığını ve katılımın 1,5 milyon kişiye ulaştığını ileri sürüyorlardı. İddiaların karşılıklı kavga ve hakaret boyutuna ulaşması üzerine benim araştırma merkezim olayın "bilimsel hakemi" olarak tayin edildi. Gösteriden sonraki üç gün boyunca on yardımcımla birlikte yüksek binalardan ve gökyüzünden çekilmiş fotoğraflar üzerinde çok ayrıntılı bir çalışma gerçekleştirdik. Sonunda, 19 Ekim 1995 günü resmî raporumuzu kamuoyuna açıkladık: Artı ve eksi yüzde 20 yanılma payıyla, gösteriye ortalama 837 bin insan katılmıştı. Yani o gün orada en az 670, en çok da 1 milyon 4 bin kişi bulunuyordu. Bizim rakamlarımız tartışmaların her iki cephesindekiler tarafından da doğru kabul edildi ve kavga sona erdi. Aslında Farakhan için hiç de fena sayılamayacak bir sonuçtu bu…

- Bunu nasıl saptayabildiniz?

- Meslek sırrı diyelim! Ancak size şunu söyleyeyim ki ben ve ekibim gerektiğinde bir sahildeki ya da dev bir çöldeki kum tanelerini de sayabiliriz.

- Ne diyorsunuz siz Hocam?

 

- Evet, aynen öyle… Bilimin yasalarını kullanırsanız bu da mümkün. Nitekim, geçmişteki bazı araştırmalarımda çöl kumu saymışlığım da vardır. Ancak, elbetteki bu sayımlarda her zaman için belli bir hata payı da bulunmaktadır. Araştırmanın sonucun yayımlarken bu hata payını da mutlaka duyururuz. Yine de merak edenlere belli bir fikir verebilecek kadar doğru rakamlara yaklaşıyoruz. Merkezimizin 1997 yılında NASA yönetimi tarafından "Uzaktan Algılama Mükemmelik Ödülü"ne lâyık görüldüğünü de burada eklemek isterim.

(El Baz'ın bu araştırması hakkında daha ayrıntılı bilgiye sahip olmak isteyen okurlarımız aşağıdaki linklere göz atabilirler)


 Prof. Dr. El-Baz, Ekim 1995'de düzenlenen "Bir Milyon Erkek" yürüyüşüne katılanların sayısal hesaplamasını yaptığı ekibiyle birlikte… O dönemde büyük tartışmalara yol açan bu protesto gösterisinin bilimsel hakemi olan El-Baz, katılımcı sayısını artı-eksi yüzde 20 hata payıyla 837 bin kişi olarak hesaplamıştı.

Prof. Dr. El-Baz'ın yöneticiliğini yaptığı "Boston Üniversitesi Uzaktan Algılama Merkezi" 1997 yılında NASA'nın "mükemmellik ödülü"nü aldı. Merkezde Türk öğrenciler de eğitim görüyor.

 

 

 

 

 

 

Bilim çevrelerinde "yaşayan en büyük çöl jeoloğu" olarak kabul edilen Prof. Dr. El Baz, son 25 yıldan bu yana dünyanın önde gelen bütün çöllerinde bilimsel araştırmalar yaptı. Ünlü bilginin özellikle 1979 yılında Kuzeybatı Çin'de National Geographic Society adına gerçekleştirdiği araştırma, bu alandaki en değerli çalışmalardan biri olarak kabul ediliyor.

| Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com