|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
İbrahim Ortaş Gelişmeyen Bilim Ortamında Artan Bilimsel Yayın Sayısı 2003 yılının ilk güzel haberi TÜBİTAK’tan geliyor. Türkiye, dünyada bilimsel yayınlar sıralamasında 2001 yılında 25. sırada bulunurken (Atamer ve ark, 2003, CBT sayı 823) TÜBİTAK Başkanı Prof. Dr. Namık Kemal Pak’ın basına yansıyan demeçlerine göre 2002 yılında 9303 yayın ile 80 ülke arasında 22. sıraya düşerek büyük bir sıçrama ile dünyadaki bilimsel yayın sayısının % 0.86’sını gerçekleştirmektedir. TÜBİTAK başkanı tarafından yapılan açıklama ile Türkiye 1993 yılında 10 yıl için hedeflediği 30.sıra amacını aşarak bunun 8 basamak önüne geçebilmiştir. Bunların hepsi gurur verici ve devamını dilemek ile birlikte, nüfusumuz ve büyüklüğümüz oranında daha çok üretmiş olmamız gerekir. Yaklaşık 10 bin profesör, 6 bin doçent ve 12 bin dolayındaki yardımcı doçent ve yaklaşık 30 binin üzerinde yardımcı eleman ve diğer araştırma kurumlarındaki araştırıcıları dikkate aldığımızda tabii bu sayı yetersizdir, fakat yine de ülkemizin izlediği trend içerisinde geldiğimiz yer küçümsenemez. Ayrıca bu süreçte ülkemizin Yunanistan, Danimarka, Portekiz, Avusturya, İrlanda, Lüksemburg ve Polonya'nın önüne geçtiği belirtilmektedir. Orhan Bursalı (CBT 2003 sayı 825) köşesinde durumu değerlendirirken önemli bir noktayı saptayarak “Türkiye nüfus yoğunluğu itibarı ile dünyanın % 1.1’ni oluşturuyor, fakat buna karşılık dünyadaki bilimsel ağırlığı yönünden % 0.86, ekonomik ağırlık yönünden ise % 0.6 düzeyinde olup açığı kapatmaktan uzak görülmektedir” diyor. Olaya diğer taraftan baktığımız zaman üzerinde yaşadığımız evren kentte bugün ileri olarak tanımlanan ülkelerin tamamına yakını, ülkemizin batısında yerleşmiş bulunmakta olup bu ülkelerin gelişmişlikleri sahip oldukları bilimsel beyin gücünün üretime dönüşmesi ile ifade edilmektedir. Bu ülkelerde üretilen bilimsel makale sayısı nitelik ve nicelik olarak ürettiklerimizi katlamaktadır. Sayısal olarak aştığımızı düşündüğümüz ülkelerin birim nüfus başına bilim adamı ile karşılaştırdığımız zaman ürettiğimiz makale sayısı oranının dünyadaki yerinin daha da gerisine düşecektir. Bilim adamı sayısı başına üretilen makale sayısına baktığımız zaman ülkemizde hiçbir üniversite >1 sayısını hiçbir zaman aşmamıştır. Çoğunlukla 0.10-0.19 makale / bilim adamı arasında değişmektedir. Halbuki batı toplumlarında bu sayı her zaman 1-2 arasındadır. Erdal İnönü bu sayının bazı gelişmiş batı üniversitelerinde 5-10 makale / bilim adamı arasında değiştiğini belirtiyor (Anılar ve Düşünceler Cilt 3). Bu işin niceliksel tarafı. İşin niteliksel tarafı ise daha önemli; bu konuda daha önce yazdığım (Üniversite ve Toplum, Haziran 2002 sayısı) bilimsel makale sayıları konulu yazımda, ülkemizde makale yazmanın nedenlerini açıklamıştım. İstisnalar hariç, bilimsel makalelerin bugün ağırlıklı olarak temelde bilim yapmak için değil, daha çok akademik yükselme kaygısına yönelik olduğu görülmektedir (Bursalı 2003, CBT sayı 825). YÖK’ün son yıllarda zorunluluk durumuna getirdiği akademik yükselmelerdeki SCI kapsamındaki dergilerde yer alan yayın sayısı belirleyici olmuştur. Bu durumu tespit etmek son derece kolay. Atamer ve arkadaşlarının düzenledikleri tablolarda gelişmiş Ankara, İstanbul ve İzmir üniversitelerinde yayın sayılarında küçük bir artış olurken veya durumu korurken, özellikle taşra üniversitelerinde birden artan birkaç kat makale sayısı akademik kaygının en güzel örneğini sergilemektedir. Büyük üniversitelerde akademik kadroların durağan duruma gelmesine karşın taşra üniversitelerinin büyümesi ve açık bulunan kadro ilanlarına yapılan başvurular bunun birinci nedeni olsa gerektir. Özellikle de taşra üniversitelerinde öğretim elemanı açığının kapatılması biraz duygusallık, biraz yasal boşluk, biraz da kafadarlıktan kaynaklanan durumlardan dolayı bir çok yönden bilim adamı niteliği taşımayan kişiler akademik yükselme süreçlerini tamamlamışlardır. Bunun sonucu olsa gerek, kesin sayısını bilmiyorum fakat YÖK’da galiba kesin sayıları olması gerek, yakın geçmişe kadar profesör makamına yükselmiş bazı araştırıcıların hiçbir SCI kapsamındaki dergilerde yayınlanmış makalesi bulunmadığı gibi bir cümle bile okuyamayacak düzeyde, yabancı dil bilmemektedirler. Bugün toplum kesimleri tarafından üniversitelere yöneltilen en büyük eleştiri, olması gerektiği gibi nitelikli bilim adamlarının yetişmemesi gelmektedir. Ülkemizde suni olduğuna inandığım yayın artışı bilim yapmak için yapılıyor olsaydı yani sorun çözmeye yönelik olmuş olsaydı bugünkü durumun tam tersi olması gerekirdi. 1990 yılında ülkemizdeki bilimsel makale sayısındaki artış ile ülkemizin gelişmişliği ve refahtan yararlanma oranı arasında negatif bir ilişki olduğu açık. Aşağıdaki çizelge herhalde durumu özetlemektedir. Artan dış ve iç borçlar, içinden çıkılmaz ekonomik ve sosyal sorunlar her gün artmakta ve sorunlar çözülmek bir yana yıldan yıla katlanarak artmaktadır. Ülkemiz, belki bazılarımız için bugünkü durumunun ifade edilmesi ağır olabilir fakat dışarıdan bakıldığı zamanki portresi, 200 milyar dolar borç, gelir dağılımındaki uçurumlar ve bir türlü "hukuk devleti" olamama eleştirileriyle; Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi’nden 3 bin mahkumiyet almış, "yaşam kalitesi" sıralamasında 86. basamağa düşmüş durumdadır. Dünya çapındaki yaklaşık 8 bin patent buluştan hiçbir tanesini ülkesi adına dünyaya kazandırmamıştır. DİE-DPT verilerine göre kişi başına Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) Amerikan Doları bazındaki değişimi ile kişi başına alım gücü yine dolar olarak değişimi ile yayın sıralamasındaki yerimiz arasında negatif bir ilişki bulunmaktadır. Son birkaç yıldır ülkenin büyüme hızı da negatif düzeyde gerçekleşmektedir.
*DİE-DPT; **Halime Atamer ve ark. CBT Dergisi 28 Aralık 2002. Sayı: 823. *** Capital Dergisi,Temmuz 2000 Atatürk’ün hedeflediği çağdaş medeni ülkeler seviyesinin üstüne çıkacak bilim ve eğitimin hedefinin halen sağlanmadığı gerçeğinin yukarıdaki tabloda görülen kişi başına gelir düzeyinin gerilemesi ve fakirleşmemiz en açık kanıtıdır. Ülkelerin gelişmelerinin temel motorunun başta üniversiteler olmak üzere diğer eğitim kurumlarının ülkenin ve toplumun sorunlarını çözme konusundaki işlevleri şimdiki durumu ile gün gibi ortada. Ziya Paşanın dediği gibi “Lafa bakılmaz, aynası iştir kişinin”. Cumhuriyeti kuran kuşağın başlattığı çağdaşlaşma yolundaki eğitim ve üniversite reformları maalesef soğuk savaş döneminde dolaylı yollardan ülkedeki huzursuzluğun kaynağı üniversiteler gösterilerek işlevsiz duruma getirilmiş. Üniversiteler fiziki olarak, öğrenci sayısı, akademisyen sayısı olarak büyütüldü fakat nitelik yönünden aynı şey söylenemez. Bunun sonucu evrensel boyuttaki üniversitelilik bilinci ulusal boyuta taşınmış, akademik özerklik ve düşünce özgürlüğü YÖK’ün etkisi ile geriletilmiştir (Bursalı CBT sayı 828). Ülkenin ciddi anlamda bilim politikası ve stratejisinin olmaması yukarıdan aşağı hayatın her alanında kendisini göstermektedir. Bir zamanlar bilimsel sorunlarla yatıp kalkan bilim adamların bilim tartışmak yerine artık maaş, ek ders ve benzeri konuları konuşmaktadırlar. Ülke ekonomisinin içinden geçtiği zor koşullar nitelikli elemanların işe girememesi, üniversitelerdeki iyi bilim adamlarının aldıkları düşük maaş durumu beyin gücünü beyin göçüne dönüştürerek ülke içindeki bilimsel dinamiklerin zayıflamasına neden olmuştur. TÜBİTAK 2002 Bilim, Hizmet ve Teşvik Ödülleri törenine katılan Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer, ekonomik ve sosyal alanlarda yeniden yapılanma sürecindeki Türkiye’yi geleceğe taşıyacak bilimsel birikim ve nitelikli insan gücünün mevcut olduğunu ifade etmektedir. Sayın Cumhurbaşkanı “bir toplumun kalkınmışlık durumu ile bilimsel gelişmesi arasında yakın bir bağ olduğunu” söylemektedir. Bilim reformuyla Türkiye’nin üretime geçebileceğini kaydeden Cumhurbaşkanı "Üniversitelerin bilim üretme olanakları artırılmalı, bilim insanlarımız özendirilmeli, araştırma-geliştirme etkinlikleri için yeterli kaynak sağlanmalıdır.". Özellikle son günlerdeki YÖK-hükümet atışmasında maalesef yukarıda sıralanan özgür ve özerk üniversite, nitelikli bilim adamı yetiştirme, araştırma olanaklarının artırılması konuları tartışmanın dışında tutulmuştur. Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer’in, Türkiye’yi geleceğe taşıyacak bilimsel birikim ve nitelikli insan gücünün mevcut olduğu ifadesi kanımca da doğrudur. Örnek olarak, 22 Aralık 2002 tarihli Radikal gazetesinin başlığı Devlerin ‘tepeden bakan Türkleri’dir. Yazı incelendiğinde Microsoft, Metro AG, CocaCola, Pepsi, Pfizer, Volkswagen, Unilever, Philips, Hewlett Packard, Simens, Xerox, Sony, Ericsson gibi uluslararası şirketlere azımsanmayacak beyin göçü verdiğimiz belirtilmektedir. Yine Prof. Celal Şengör CBT dergisinin 825 sayısında Paris Ulusal Doğa Tarihi Müzesi'ndeki Paleontoloji bölümünün Türk müdürünün İTÜ’den Paris'e transfer olan doktora öğrencisinin başarısı ile öğünmemek mümkün mü? Ülkemizde dünyaca bilinen ünlü bilim insanları mevcuttur. Beyin göçünün beyin gücüne dönüştürülmesi yarınların ışıldamasına ufuk açacağı inancındayım. Akademik özgürlük, altyapının inşası ve maddi durumun iyileştirilmesi büyük başarıları beraberinde getirecektir. Bu anlamda akademik özgürlüğün bilginin tetikçisi olduğu ve bunun vazgeçilmez olduğu bilinmelidir. Bütün dünyada bilinen gerçek, bilimsel çalışmaların bir yansıması olarak yayın sayısı çok olan ülkelerin gelişmişlik düzeyi ile birebir örtüşme bulunmaktadır. Gelişmiş ülkelerin tümünde sorun çözmeye yönelik araştırma sonuçları yayınlanmaktadır. Yani buluş, yenilik ve buluşun teknolojiye dönüştürülmesi anlamına gelen Invention ve Innovation sürecinin oluşması gerekir. Türkçe karşılığı “yenileme” olan Innovation, bilim ve teknolojinin ekonomik ve toplumsal yarar sağlayacak şekilde yenilenmesi anlamına gelen teknoloji dönüşümü neredeyse hiç oluşmamaktadır. Dolaysıyla gelişmiş ülkelerde araştırma doğrudan yaşamın içinde olması nedeniyle sonuçları doğrudan toplumun refah düzeyine yansımaktadır. Fakat bizim gibi ülkelerde sürekli yurtdışı yayın yapılması teşvik edilmektedir. Fakat ‘so what’ ne için? Bilemiyorum her bir yurtdışı yayın kaç bin dolara mal oluyor ve bunun ne kadarı geri dönüyor? Her bilim adamı başına ne kadar araştırma olanağı sağlanmaktadır konusunun araştırılmasında büyük yarar bulunmaktadır. Yoksa Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu'nun belirttiği gibi yurtdışı yayın yapmak puan almak ve başkasına şirin gözükmek için mi yapılmaktadır (Sinanoğlu, Eğitim Bilim Kasım 2002 sayısı). Marmara Üniversitesinden Nilgün Cerikcioğlu (CBT sayı 828) yapılan yayınların büyük çoğunluğunun masa başı yayını, parayla yazıldığını ve bir kısmının da bilinen yerli ve yabancı bilim adamlarının isimlerini yanına alarak yapıldığını ve sonuçta toplam yayının AB’ye girmek için yapılıyor gibi görüldüğünü ifade etmektedir. Araştırmalarla ilgili bir diğer konu da neyin “araştırmaya değer” olduğuna isabetli bir şekilde karar verilmesidir. Bu açıdan bakınca yapılan araştırmaların önemli bir bölümünün ”cılk yumurta üstünde kuluçkaya yatmak” kabilinden olduğu kolaylıkla görülmektedir. Bu da ülke kaynaklarının heba olması anlamına gelmektedir. Diğer önemli bir sorun da insan gücünün doğru değerlendirilmemesidir. Uygun işe uygun nitelikteki kişilerin yerleştirilmesinin yarattığı kalite sorunu başta gelmektedir. Bütün dünyada üniversiteler artık insan kaynakları bölümleri oluşturarak kaliteli ve yaratıcı insanları bünyelerine alabilmek için yaratıcı beyinlere fırsat tanımaktadırlar. Bunun için de üniversitelerde özerk ve özgür ortamlar yaratmaktadırlar. Ülkemizde ise buna örnek olarak Sabancı Üniversitesinin Milli Eğitim Bakanlığına sunduğu yeni YÖK yasa tasarısı hakkındaki görüşlerine eklediği “Sabanci Üniversitesi'nde Akademik Özgürlükler Belgesi” gösterilebilir (Milli Eğitim Bakanlığı WEB sayfası). Artık bu bir dünya tecrübesidir, bilim yuvaları, konusunda yetkin bilim insanları ile her tür sorunun üstesinden gelebilmektedirler. Ancak bunun için de uygun ortamın sağlanması zorunludur. Ülkemizdeki yayınlara yapılan eleştirilerin başında yayının kalitesinin düşüklüğü gelmektedir. Yayınların üretim sürecine dönüşebilmesi için labaoratuvarlarda kullanılan metot kadar kullanılan teknoloji de önem taşımaktadır. Ülkenin ekonomik sorunları nedeniyle DPT, TÜBİTAK ve diğer proje destekleyen kurumların bütçelerinin sınırlı olması, tasarruf tedbirleri vs gibi nedenlerden dolayı araştırma laboratuvarları teknolojik olarak artık çağın gerisinde ve hassas ölçüm yapacak düzeyde değildirler. Bugün kaliteli yayınlar ancak hassas ölçümlerden çıkan verilerle, konusunda yetkin dil bilen tartışma yeteneği yüksek kişilerin elinden çıkmaktadır. Tartışma kültürü ise ancak erken dönemlerde üniversite öğrencilik yılarında özerk ve özgür ortamlarda kazanılmaktadır. Düzenli olarak yayın yapan ve 2002 yılında 3 yayın yapmış bir araştırıcı olarak başta kendimi ve yaptığım yayınları sorgulamaktayım. Açıkçası yaptığım yayınlar batılılar tarafından atıfta kullanılmak üzere benden istendi fakat ülkemde birkaç insanın dışında kimseyi ilgilendirmemektedir. Bu durumun mutlaka hükümet, YÖK, TÜBİTAK, TÜBA, Üniversiteler ve diğer Araştırma Kurumları tarafından beyin fırtınası ile analiz edilmesi ve sorun çözmeye dayalı araştırma sonuçlarının yayınlanması konusundaki aksaklıkların mutlaka giderilmesi gerekir. Evrensel anlamda kaliteli ve sorun çözen bilimsel araştırmalar ve bunların göstergesi olan makaleler ancak üniversitelilik bilincinin mali ve akademik özerklikle bütünleştiği ortamların sağlanması ile olur. Prof. Dr. , Çukurova Üniversitesi Aleviyol, 4.2.2003 Yorum |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |