|
Murat Karaaslan
Bereketli yıl
Adam, alacakaranlıkta uyandı. Her yanı sızlıyordu. İnce kollarını ve bacaklarını
geniş açarak gerindi. Yarı aralık gözlerle pencereye baktı, dışarı daha tam
aydınlanmıştı. Bakışlarını oğlunun yattığı tarafa çevirdi, karanlıkta bir şey
göremedi.
Yatakta doğrulup, lambanın bulunduğu yere doğru emekledi. El yardımıyla çakmağı
bulup lambayı yaktı. Oğlu battaniyeye bürünmüş uyuyordu. Güçlükle ayağa kalktı.
Kolları, beli, ayakları dehşetli sızlıyordu. Yorgun argın dışarı çıktı. Kapıdaki
su bidonundan ibriği doldurup, kulübenin arkasındaki çukura ayak yoluna oturdu.
Şafak sökmüş, uzakta horozlar ötmeye başlamışlardı. Elini yüzünü yıkayıp
kulübeye girdi. Çalı çırpı doldurduğu ocağı tutuşturup, çaydanı alevlerin
üzerine yerleştirdi. Sofra bezini yere serdi, kulplu kalın bardakları raftan
aldı, küçük bir tabağa zeytin koydu, yumuşaması için akşamdan sulayıp beze
sardığı yufkaları çıkardı. Ocaktaki alevlerin üzerinde kaynayan suya kutudan
parmak uçlarıyla aldığı çayı attı. Yufkaların arasına biraz tulum peyniri yayıp
iki dürüm sardı. Bardaklara şeker koyduktan sonra, uyuyan oğlunun yanına
çömeldi:
"Sülümen len Sülümen uyuyon mu daha? Kalk haydi kalk!" dedi.
Battaniyenin altından küçük bir kafa, ardından da cılız bir vücut çıktı. Bir
süre oturduğu yerde gözlerini ovdu, bir iki esnedikten sonra kalkıp uykulu
uykulu dışarı çıktı.
Adam, içine şeker koyduğu bardakları çaydan da ki sarımsı su ile doldurdu. Önce
oğlunun bardağını karıştırdı kaşıkla biraz alıp ağzına koydu, dilini
damaklarından şapırdatarak tadını almaya çalıştı. Oğlunun bardağına ki kesme
şeker daha koydu.
O ara oğlu da geldi. Karşılıklı oturup kahvaltı yapmaya başladılar.
Adam boşalan bardakları tekrar doldurdu, bu kez biraz daha koyulaşmıştı çay.
Tabakasını çıkarıp bir sigara sardı, sırtını kulübenin duvarına dayayıp bağdaş
kurdu. İkinci sigarasını ve çaydan da ki son çayı içtikten sonra dışarı çıktı.
Güneş karşı tepenin ardından çıkmak üzereydi. Gökyüzü masmavi pırıl pırıldı.
Bakışlarını kulübenin arka tarafından uzanıp giden geniş tarlaya çevirdi. Yel
vurdukça bir o yana, bir öbür yana nazlı nazlı sallanan buğday başaklarına
hayranlıkla baktı.
"Çok şükür bu yıl yüzümüz gülecek, Allah nazardan saklasın!" diye mırıldandı,
ardından tükürür gibi tu tu tu yaptı. "Sülümen, Sülümen!" diye oğluna seslendi.
Süleyman, kahvaltıdan sonra battaniyenin üzerine uzanmış dinleniyordu. Babasının
sesini duyunca isteksiz kalkıp gitti.
"Bak Sülümen bak, bugün biraz daha büyümüşler senden uzun olmuşlar, kehribar
gibi de sararmışlar!" dedi coşkulu bir tonla. "Yakında biçeriz artık, bu yıl
bereketli bir yıl, yüzümüz gülecek inşallah!"
"İnşallah!" dedi Süleyman da.
"Haydi oğlum, hayvanı getir de şu zerzevatları yükleyelim, geç kaldım. Ben
dönünceye kadar ekine ve bostana mukayyet ol! Bir gözün ekinde, bir gözün
bostanda olsun!" dedi ve eşeğin sırtına bağladığı küfelere salatalık, patlıcan,
domates doldurdu, bir çuval yeşil biberi de sırtına alıp kasabanın yolunu tuttu.
"Anama da uğra, unutma!"
"Unutmam, unutmam, sen gözlerini dört aç, ekine mukayyet ol, oldu mu?
“Anama uğra ha!"
“Tamam tamam.” dedi adam ve yoluna devam etti
Bir saat sonra kasabaya vardı. Götürdüklerini, manav Muzaffer’e verip parasını
aldıktan sonra eşeği mahalle arasındaki boş bir arsaya bağlayıp, kasabanın küçük
hastanesine gitti.
Karısı onun tek geldiğini görünce, yataktan güçlükle doğrulup cılız sesiyle:
"Sülümen’imi ne diye getirmedin?" dedi ve çukura gömülmüş, gözleri yaş doldu.
"Ekine, bostana bekçi bıraktım onu, nasıl oldun?"
"Biraz daha iyiyim. Doktor da "Postu yırttın!" dedi, yakında salıverirler
ellehem."
Adam gazete kağıdına sardığı kebabı verip:
"Ye şunu, soğumadan ye!" dedi, beraber getirdiği torbadan temiz çamaşırları
çıkartıp karısının başucuna bıraktı, kirlilerini de götürmek için torbaya koydu.
"Gideyim bari, çocuk yalnız! Başka bir ihtiyacın var mı?"
"Bir dahaki gelişinde Sülümen’i de getir, özledim yavrumu!"
"Eve gelene dek Sülümen’i göremezsin! Bostan çok iyi maşallah, domatesler birdin
kızardı. İki günde bir zerzevat getirmem gerekiyor, ekini, bostanı bekçisiz
bırakmak olmaz. Ekinler de bu yıl çok iyi, sen bir an önce iyileşip eve gelmeye
bak. Haydi hoşça kal!"
"Güle güle yavrumu öp yerime!"
Adam kasabadan dönünce oğlunu kuru toprağın üzerinde, açıkta uyur buldu. Yanına
çömelip saçlarını okşadı.
Çocuk sıçrayıp kalktı:
"Uyumuşum!" dedi suçlu suçlu.
"Kuru toprakta uyuma bir daha, hasta olursun sonra. Hiç olmazsa altına hasır
ser!" dedi adam ve küfeleri indirip eşyaları içeri taşımaya başladı.
"Anam nasıl?"
"İyi, yakında gelir."
Sattıklarının parasıyla çay, şeker, yağ, tütün almıştı. Kasabadan aldığı kebap
dürümlerini yiyip, karınlarını doyurduktan sonra, eşeği kuyunun dolabına
bağladılar. Çocuk dolabı çeviren eşeğin peşi sıra dolanırken, babası da çıkan su
ile bostanı sulamaya başladı.
Güneş tepenin ardına çekilmiş, ortalığa serin bir gölge düşmüştü.
01.10.1993 Adana |