|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
Tartışma Bassam Tibi İslam Nedir? Bir Dünya Dini İçinde Çeşitlilik ve Birlik Çev. Hüseyin Demirtaş Acaba her yerde geçerli ve tek boyutlu bir İslam var mıdır? Bu dünya dinini tanımayanlar, Müslüman olmayanlar ve İslamcı fundamentalistler, (köktendinciler) bu soruya aynı şekilde olumlu cevap veriyorlar. Bunlardan biri resmî bir İslam iddiası ile dinsel ve kültürel çeşitliliği reddediyor. Diğerleri ise sıklıkla İslam‘ı, bir düşman çerçevesi içinde yaklaşılan ve tehdit olarak algılanan bir din olarak görüyorlar ve onu, belli klişe bilgileri bir yana bıraktığımızda, hiç tanımıyorlar, bilmiyorlar. Yakından bakıldığında Müslümanların kendi aralarında temel inanç şartları konusunda görüş birliği içinde oldukları görülür. İşte bu üzerinde anlaşılan ve bir insanın Müslümanım diyebilmesi için yerine getirmesi gereken koşullar: 1. Şahadet Kelimesi getirmek. Yani Tanrı'nın birliği ve Muhammed`in Tanrı`nın peygamberi olduğunu kabul ettiğini belirten bir çeşit ant içilmesi. 2. Günde beş vakit namaz kılmak. 3. Ramazan ayında oruç tutmak. 4. Ekonomik durumu iyi olmak koşuluyla her Müslümanın hacca gitmesi, Mekke'yi ziyaret etmesi. 5. Zekat denilen bir tür vergiyi vermesi. Bir diğer yükümlülük ise Müslümanların kutsal kitabı Kur'an'a inanılması ve hatta onun olduğu biçimi ile Tanrı tarafından Muhammed'e melek Cebrail aracılığı ile vahiy biçiminde getirildiğinin kabul edilmesidir. Bu anlamıyla Kur'an, kelimesi kelimesine Tanrı'nın sözüdür. Müslümanlar gerçi Kur'an'ı farklı biçimlerde farklı şekillerde yorumlayabilirler.(Tefsir) Ancak bunu eleştirel anlamda bir düşünme biçimi ile yapamazlar. Bir diğer yapılması zorunlu olan durum hadistir. Hadis, peygamber olarak Muhammed'in otoritesinin geçerlilik kazanmasıdır. Onun hayatında yaptıkları ve yapılmasını önerdiği veya yasakladıkları konularda ona uyulması, örnek alınması gerekmektedir. Kısaca peygamberin tüm hayatı boyunca yapma-etmelerine hadis denilir. Yukarıda değinildiği gibi Muhammed'in hadisine her Müslüman uymak ve ona göre davranmak zorundadır. Peygamberin yaptıkları, söyledikleri değişik hadis kitapları içinde toplanmıştır. Ancak Kur'an'da olduğu gibi otantik biçimiyle her hadise inanmak zorunluluğu yoktur. Zira bir sürü uydurma hadis ve bunları içeren hadis kitabı söz konusudur. Yukarıda anlatılan Müslüman olmanın koşullarını gözönünde bulundurduğumuzda; Müslüman olmak için İslam'ın etnik, ulusal ve insanların rengine göre bir ayrım yapmadığını görürüz. Bundan hareketle tek bir İslam olmadığı; Müslümanlar arasında çeşitliliklerin ve çok fazla sayıda kültürel, ekonomik, toplumsal vs. gibi konularda önemli farklılıkların bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu farklılıkları şu ana başlıklar altında sınıflandırmak olanaklıdır: 1. Kültürel Farklılıklar Büyük İslam Bilimci Maxime Rodinson'un Hz. Muhammed'in Biyografisi adlı yapıtında da belirtildiği gibi "İslam bir Arap dinidir ve Araplar için kurulmuştur. Bu dinin esasları, kitabı Arapça olarak bina edilmiştir." Hal bu iken İslam bir çok farklı kültürde ve dilde insanlarca kabul edilmiştir. Bu yüzden bir çok İslam öncesi gelenek ve görenekler, Arap bu olmayan toplumlarda, bugün İslamî kültürün geçerli olduğu yerlerde kendini gösterir. Yani kabul edilen toplumun kendine has kültürel özelliklerini de yansıtır. Bu anlamda İslam'ın görünüşü Batı Afrika'da farklıdır, Hindistan'da farklıdır. Örneğin Hindistan'daki İslam'a İndo-İslam denilmektedir. Ayrıca Endonezya-İslam'ı esnek yapısı ile doğal ki katı ve doğmatik Arap-İslam'ı ile karşılaştırılamaz. Dünyada 125 milyon nüfusu ile en büyük İslam ülkesi olan Endonezya, İslam'ın ana yayılış-çıkış coğrafyası dışındadır ve Arap olmayan çok farklı özelliklere sahip bir Uzakdoğu devleti ve ulusudur. Müslümanlar 1992 yılı itibariyle insanlığın 1/5'ini temsil ederler. Dünyada yaşayan 5,5 milyar insandan 1,2 milyarı Müslümandır. 46 değişik ülkede yaşarlar. Müslümanlar içindeki Arapların sayısı 160 milyonu ancak bulur. Halbuki Araplar kendilerini İslam'ın dinsel lideri olarak görürler. Bu tartışmada iki doğu toplumu olan Türkiye ve İran ile de rekabet içindedirler. İran radikal ve Şii bir İslam modeli sunarken, Türkiye de sekular, laik ve batıya yönelmiş yapısıyla, daha farklı bir model sunar. 2. Mezhepsel Farklılıklar İslam'ın kurulduğu yüzyılda, kuruluşun hemen ardından (M. 5.ve 7. yüzyıl) iki büyük mezhepsel ayrışma yaşanmıştır: Şiilik ve Sünnilik. Sünni-İslam (Ortodoks-İslam) Müslümanlar arasında % 90'lık bir oranla kabul edilen bir Müslümanlık anlayışıdır. Buna karşılık dünyada sadece yaklaşık 100 milyon Şii-İslam anlayışına mensup Müslüman yaşamaktadır. Hatta Şiiler dünyanın iki ülkesinde Sünni bir yönetim altında azınlıktadırlar. Şii bir çoğunluk sadece İran'da (% 85) ve Irak'ta (% 55) vardır. Irak'ta Sünni-Arap azınlığı, bu çoğunluğa kuruluşundan beri hükmeder. Bunun dışında Irak'ta Sünni-Kürtler de yaşarlar. Sonuçta 46 İslam devleti içinde sadece İran'da Şiiler siyasal yönetimi elinde tutarlar. Ancak Şiilik de tekdüze bir yapı arzetmez. Yani çeşitlilik vardır ve 20'nin üzerinde mezhep ve tarikat bu kapsamdadır. Bunların içine İsmailîler, Dürzîler, Yedi İmamcı Şiiler ve Alawiler de dahil edilirler. Çoğunluğun İslam anlayışı olan Sünnilik'te dört mezhep yani hukuk ekolü vardır. Hanefîlik, Şafîlik, Malikîlik ve Hambelîlik. Bu dört mezhep arasındaki farklılıklar en iyi şekilde, İslam'ın sadece bir din değil aynı zamanda bir hukuk sistemi olduğunun hatırlanması koşuluyla anlaşılabilir. Yani bu dört mezhep aynı zamanda birer hukuk ekolüdür. Bunlar arasındaki farklar, yaklaşım ayrılıkları var olan dinsel hukukun yani şeriatın yorumlanmasından ve gerekçelendirilmesinden ibarettir. Bu dört Sünni mezhep kolunun en serti ve dogmatik olanı Hambelîliktir. Kurucusu İbn-i Hambel (780-858) İslam'da temel hukukun sağlanmasında Kur'an'ın mutlak temel olarak alınmasını savunur. Kur'an'ın temel metnine en sadık mezhep Hambelîliktir. Malikîler, ki kurucusu İbn-i Malik'tir (708-795), gelenekler ve alışkanlıklar temel alındığında diğerlerine göre hiçte az tutucu değillerdir. En az onlar da Hambelîler kadar tutucudur. Farklılıkları, halk İslamı'nı ve göreneklerini bir hukuk referansı olarak kabul etmeleri noktasındadır. Daha çok Kuzey Afrika'da ve özellikle de Fas'ta taraftarları vardır. Hanefîlik'i Ebu Hanefi (697-797) kurmuştur. 0, hukuku tesis yolu olarak ilkesel uygunluk ve örneklemeci mantığı temel almıştır. Şafîlik'in kurucusu İmam Şafiî'dir (767-820). Onun hukuk ekolünde orta yolculuk hakimdir. Malikîlerin sıkı gelenekselci yaklaşımı ile Hanefîlerin örneklemeci mantığı arasında bir yolu savunmuştur. Bugün Sünni-İslam içinde bu dört hukuk ekolü (mezhebi) kurucularının niyeti, kastı üzerinde gelişmişler ve bir çeşit etnik-dinsel birer mezhep olarak Sünni-İslam içinde yerlerini, sınırları belli şekilde almışlardır. Kurucularının kararlarını ve yorumlarını aynen sürdürmeleri göz önüne alındığında, donuk bir yapı vardır günümüzde. Ayrıca bu dört Sünni mezhebin dağılımı coğrafi bir nitelik gösterir. Magrip'teki Kuzey Afrika‘nın tamamına yakını Malikîdir. Suudi Arabistan Hambelî, Suriye Sünnileri ise Hanefîdir. Türklerin hemen hepsi Hanefîdir. Kürtlerin çoğunluğu ise Şafiîdir. 3. Şeriat İslamı ve Halk İslamı İslam uleması yada bilginleri, İslam dünyası içinde Kur'an'ı temel dayanak almaları ve peygamberin tebliğini (mesajını) bilmeleri itibarı ile temsilci olarak egemendirler. Bu bağlamda Kur'an'ın metnini temel alan şeriat bir ölçüt olarak, bütün dünyevî ve dinsel sorunlarda geçerliliğini korur. Buna karşılık Halk-İslamı ise kırsal ve dağlık kesimlerde, örneğin Fas'taki Atlas Dağları'nda yayılmıştır. Buralarda yaşayan Müslümanların büyük çoğunluğunun hayatını sözlü İslamî gelenek ve görenekler, yani yazılı, kitabî İslam'a ait olmayan unsurlar yönlendirir. Bu tür İslam için daha çok çoğulculuk olarakta tanımlanan Tarikat-İslam'ı kavramı kullanılır. Tarikat "yol" demektir. Bu kavram, Tanrı'ya giden bir çok değişik yol olduğunu, sadece din alimlerinin işaret ettiği medrese türü yazılı İslam / Şeriat geleneğinin ölçü olamayacağını belirtir. Bu yönüyle Tarikat-İslam'ı çoğulculuğa karşı Medrese / Şeriat-İslamı'na göre daha açıktır. Öncelikle Tarikat-İslam'ı, Sufî-İslam'dan ortaya çıkmıştır. Sufî (mistik) burada yün demektir ve kendisini sufî olarak tanımlayanların kıyafetine verilen addır. Bu mistikler Şeriat-İslamı'nın aksine, Tanrı ile inanan arasında doğrudan doğruya bir ilişkinin, bağlantının bulunduğunu savunurlarken; diğerleri de bu tür ilişki biçimini Tanrı'nın ilahi yasalarına (şeriat) boyun eğmeme ve isyan (şirk) olarak tanımlarlar. Bu tür bir Tarikat-İslamı anlayışı daima radikal İslamcıların hedefidir ve örneğin Sudan gibi ülkelerde, bu hareketler şeriat adı altında baskı görmüşlerdir. Çünkü Halk-İslam'ı, kendini şeriata göre yönlendiren her radikal İslamcı için; onun yazılı İslam anlayışına göre yanlıştır. Kısaca doğru olan İslam, köktendincinin kendi inandığı kitabî İslam'dır. İslam onun için tek boyutlu ve statiktir. 4. Çokluk İçinde Teklikler 1.2 milyar Müslüman dinsel, kültürel ve kültsel olarak birbirlerinden ibadet ediş biçimleri de dahil oldukça büyük farklılıklar gösterseler de, konu, iman etme ve inanma olduğunda benzerlikler gösterirler. Ayrıca İslam'ın Müslüman olmayanlara karşı tavrı söz konusu olduğunda da hepsi için geçerli olan ortak tavrı hemen görebiliriz. Müslümanlar, kendilerini sadece Tanrı'nın vahiy indirdiği bir topluluk (cemaat) olarak değil, aynı zamanda topluluklar içinde en iyi surette yaratıldıklarına inanırlar. (Kur'an, Sure 3, Ayet 110) Bu durum İslam'da barış kavramı (Dar'ül-İslam) için de geçerlidir. İslam'a göre yönetilen yerler / ülkeler Dar'ül-İslam'dan, diğer yerler ise Müslüman canının, malının, ırzının ve inancının güvence altında olmadığı varsayılan Dar'ül-Harp'tir. Gerçi Hıristiyanlar ve Yahudiler olumlu anlamda kitap ehli, yani kendilerine Tanrı tarafından kitap indirilmiş olarak kabul edildiklerinden, onlar inanan olarak sınıflandırılmışlardır. Ancak Yahudiler ve Hıristiyanlar öte taraftan Müslüman bir devlet içinde kendi özerk ve özgür devlet ve topluluklarını kuramazlar. Sadece İslam'ın yönetim çatısı altında zımnî (korunmaya muhtaç) konumunda, ikinci sınıf bir statüde İslam topluluğu içinde yaşamak zorundadır. Buna karşılık İslam’a göre diğer bütün dinler, küfür (inançsız) ve inananları kafir olarak sınıflandırılmıştır ve bu dinlerin inananları ile savaşın yöntemleri de Kur'an'da belirtilmiştir. Böylelikle İslam'da ve Müslümanların dünya görüşünde bir iki blokluluk ortaya çıkar. Dünya, İslamî barışçı kısım ve İslam olmayan düşman kısım diye iki parçaya ayrılır. Dünya barışı, İslam'ın hedefidir, ama bu, ancak bütün dünyanın Dar'ül-İslam'a döndürülmesi, Müslümanlaştırılması ile olanaklıdır. Bugüne kadarki alışılmış ve reforme edilmemiş İslamî doktrin çoğulcu bir dünyayı, bu dünya üzerinde daima İslam'ın eşit haklar çerçevesinde diğer kültür ve din çevreleriyle yanyana yer almasını kabul etmez. Bütün Müslümanların merkezi ortaklığı, yani tek merkezden yönlendirilmesi, Müslümanların kendi din merkezci / teosentrik dünya görüşüdür. Din merkezcilik yada tevhitçilik Tanrı'nın birliği demektir ve Tanrı'nın, tanrısal egemenliğinin tüm evren için geçerli olduğunu kabul etmek demektir. Böylelikle de sonuçta dünyada olup biten herşey Tanrı tarafından belirlenir ve yönlendirilir. Buna göre, insan sadece bir yaratıktır ve Tanrı'nın iradesine ve onun gönderdiği vahye göre yaşamak zorundadır. Bu durum, Müslüman toplumlarda insanî iradenin bir yerde yok sayılması sonucunu doğurmuş ve ortaya çıkan fatalist / kaderci tutum, İslam topluluklarında yaratıcı etkinlikleri ve sürekli gelişim eğilimlerini baltalamıştır. Oysa bu durumun tersine insan iradesine hak tanıyan ayetlere Kur'an'da rastlamak da olanaklıdır. Bu ayetler insana ve onun iradesine sorumluluk alanı tanırlar. Örneğin "Eğer başına iyi bir şey gelirse, bu sonuçta Tanrı'dandır. Ama kötü bir şeyle karşılaşırsan suçu kendinde ara." (Kur'an, Sure 4, Ayet 79) Bu ayet gösteriyor ki, Müslümanlar ekonomik ve toplumsal problemlerini Tanrı'nın iradesinin bir ifadesi olarak yorumlayamazlar ve bu alanlardaki olumsuz gelişmelerin suçunu kendi sorumluluk alanlarında aramaları gerekmektedir. Kur'an'dan alıntılanan yukarıdaki ayet, Müslümanları aslında farklı bir değerlendirme ve model arayışına davet ediyor. 5. İslam ve Yarım Modernler Modernizm kavramı İslam Dünyası'nın içine girdikten sonra, Müslümanlar şunu öğrendiler: Artık eskiden olduğu gibi -Müslümanlar, Ortaçağ‘da yüksek ve gelişmiş bir uygarlık yaratmışlardı- Modern Çağ'da dünya üzerinde en üstün topluluk olmadıklarının farkına vardılar. Yani Müslüman olmayan modernler karşısında geri kalmışlardı. 19. yüzyıldan beri İslam içinde bu durumla, yani geri kalmışlıkla başa çıkmak için bir çok çabaya rastlanmıştır. Reformist İslamcılık, Asr-ı Saadetçilik (Peygamberin ve dört halifenin yaşadığı çağa dönüş, altın çağcılık), Modernist-İslam hatta Sekularizm ve günümüzdeki Fundamentalist-İslam'a kadar bir çok akım, Müslümanların gerikalmışlık yazgısını aşmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Ben bunlar arasında yer alan İslamcı fundamentalistleri, İslamcı Köktencilik, Modern Bilim ve Teknoloji adlı kitabımda, onların yaptıklarını modern bilim ve inancın bir sentezini üretmek deneyimi ve yarım modernlerin İslamî rüyaları olarak karakterize ettim. İslamcı fundamentalistler, burada modernizmin maddi kazanımlarını kendilerine dayanak oluşturan temelden ayrı tutmayı deniyorlar. Ben bugünkü Müslümanların iki gerçeklik arasında -dinsel ve dünyevî- bir ayrım yapmalarının ve bu yetiye çoktan sahip olmalarının gerekliliğine inanıyorum. Zira bu onlar için çok da zor değil. Zaten onların Müslüman ataları Ortaçağ'da bunu yaptılar. Örneğin İslam felsefecileri İbn-i Rüşd ve İbn-i Sina gibi... Ortaçağda Müslüman rasyonalistler, bu tarzda düşünerek bilim ve inanç alanları arasındaki çekişme ve çelişkileri aşabildiler. Halbuki modern çağda Müslümanlar, atalarının Ortaçağ‘da aşmayı başardığı sorunu, tarih hafızasını kaybetmişçesine ve geçmişe bakma zahmetine katlanmadan yeniden üretiyorlar. İslam'ın dünyasında, İslamî toplumsal ve kültürel miras, bütün Müslümanların hayatı için önemli bir çerçeve, belirli bir temel teşkil ediyor. O nedenle dışardan bakan biri İslam'ın temel verilerini anlamsızın, İslamî doğuda nelerin olup bittiğini kavrayamaz. Müslümanların asıl problemi, modern çağın meydan okuyuşu karşısında İslam'ı ve modernizmi bir senteze ulaştıramamalarında yatmaktadır. Ancak oluşturulacak yeni sentez, yukarıda anılan yarım modernlerin geliştirmeye çalıştığı sentezi aşmak durumundadır. Öte yandan Müslümanlar, modernizmin meydan okuyuşunu, köktendinci bir meydan okuma şeklinde tersine döndürüyorlar. Tabii bu tarz bir çözüm ne kendileri ne de komşuları için uygun bir formül olamaz. Çünkü Müslümanların reddettikleri modernliğin kültürel bir proje içinde ayrımı ve modernliği, teknik ve bilimsel bir amaç olması dışında almak istememesi; ne İslam dünyasının demokratikleşmesine ne de batıya olan bağımlılığını azaltmasına katkıda bulunur. O nedenle de maalesef Müslümanlar İslamcı çerçevedeki kültürel modernlerin üstesinden gelmeksizin, akılcı bir dünya görüşü, bireysel insan hakları ve demokrasiyi geliştiremezler ve de sekular (dünyevî) çoğulculuğu, hoşgörüyü yaygınlaştıramazlar. Bu da ancak yarım modernlerin batının ürettiği teknik ve bilimsel üretimleri ithal etmeleri ve kendilerinin hiç üretim yapamamaları anlamını taşır. Yani modern çağı temsil eden batının ürettiği teknikleri transfer etmekten kurtulamazlar. İslam'ın evrensel ve uluslarüstü çerçevesinin aksine köktenci, fundamentalist meydan okuyuş, çözüm değildir. Çünkü onların bütün dünyayı Müslümanlaştırma ütopyası, tüm dünya için bir tehlike ortaya koyuyor. Müslümanların ve Müslüman olmayanların eşit haklar temelinde bir arada yaşamaları, eşit koşullarda çok dinli bir devlet içinde ve de devletler dünyasında tanınmaları düşüncesi, fundamentalistlere karşı bir seçenek olarak hararetle desteklenmelidir. Bu düşünce her yerde temsilcilerini bulmak zorundadır. -------oOo------ Çevirenin notu: Prof.Dr. Bassam Tibi'nin halen Türkçeye çevrilmemiş Almanca kitapları: 1. Die Krise des Modernen Islams. Frankfurt 1991. 2. Die fundamentalistische Herausforderung. Der Islam und die Weltpolitik. München 1992. 3. Islamischer Fundamentalismus, moderne Wissenschaft und Technologie. Frankfurt 1992. Prof. Tibi, aslen Suriye kökenli Müslüman bir Arap'tır. Ülkesindeki lise öğreniminden sonra 1961 yılında Frankfurt'a / Almanya'ya gelmiş ve siyaset bilimi alanında üniversite öğrenimini ve doktorasını burada yapmıştır. Ortadoğu, İslam ve bu bölgedeki köktendinci ve İslamcı hareketler konusunda uzman olan yazarın, bu alanda yayımlanmış bir çok makalesi ve kitabı vardır. Yazar halen hem Almanya Göttingen Üniversitesi'nde hem de Amerika'daki Harvard Üniversitesi'nde siyaset bilimi dersleri vermektedir. Çevirisini verdiğimiz bu makale Alman Sendikalar Birliği (DGB)'nin Solidaritaet (Dayanışma) adlı dergisinde daha çok İslam'ı, genel çerçevede Müslüman olmayanlara tanıtmak için yazılmıştır. (1993) [Hüseyin Demirtaş, Serbest Gazeteci ve Eğitimci. Çeviri Tarihi: Wetzlar, 07.08.1996] |
| Ana Sayfaya |
| Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |