|
Ali BULAÇ, Zaman 2
Ocak 2001
Arka Plan 
İkinci Bahar
Bir iki bölümü hariç başından
beri izlediğim bir dizi. "Yiğidi öldür hakkını
yeme", demişler. İyi bir dizi. Tam damardan. Türkiye'de
büyük bir seyirci kitlesinin seyrettiğinde hiç şüphe yok.
İddia edildiği
üzere herkes kendinden bu dizide bir şeyler bulmuş. Doğru.
Kısaca bizim hikâyemiz. Acıları, çatışma
potansiyelleri, sevinci ve sorunlarıyla bizim toplumumuzun hikâyesi.
Ayrıca teknik ve estetik açıdan kaliteli bir ürün.
"İyi bir dizi"
dediğime göre, ayrıca iyi taraflarını sayıp
dökmeye gerek yok. "Dizinin iyi" tarafı, toplumumuzun
kültür dokusunu teşkil eden "din"in kültür ve
gelenekler düzeyinde yerleşik mirasını ustaca kullanması.
Ama çok garip bir şekilde mirasın sahibini ve kaynağını
bilinçli bir şekilde saklıyor. Eğer bu miras olmasaydı
bu dizi de olmazdı.
Zoraki modernleşme
sürecine tabi tutulan ülkemizde dinin ne kadar canlı ve yaşayan
bir gelenek olduğunu, sosyal ve kamusal hayatı hangi
ölçülerde belirlediğini anlamak için İkinci Bahar yeterince
somut bir gösterge. Modernliğin insanı atomize ettiği, her
şeyi kaba çıkar ilişkisi çerçevesine oturttuğu,
yabancılaşma, rekabet, çatışma ve iletişimsizliğin
anlam kaybına yol açtığı bir dünyada, bize ait değerler
gündelik hayatımızı derinden belirlemeye devam ediyor. Hem
de en kuvvetli bir şekilde. Öne çıkan değerlerin her biri
için onlarca ayet ve hadis sıralamak mümkün. Bu değerler her
gün camilerde vurgulanıp duruyor. Ancak dizinin kurgusunu yapanlar
bundan hiçbir şekilde söz etmiyorlar. Fakir Baykurt'un köy
romanlarında olduğu gibi ele aldıkları sosyal çevre
somut semboller düzeyinde hiçbir dinî belirtiye göndermede bulunmuyor.
İkinci Bahar, İstanbul'un, Samatya ve Taşlıtarla
semtinde cereyan ediyor. Ama bu iki semtte de cami yok, minare
gözükmüyor, ezan okunmuyor, insanlar cuma namazına gitmiyor.
Ramazan bu semtlere hiç uğramış değil. Bu sene İstanbul'da
oruç tutma oranı yüzde 80. Kadir Gecesi camiler tıklım tıklım
dolu. İkinci Bahar'a bunların en ufak bir yansıması
yok. Bütün bu toplumsal gerçeklere Fransız kalıyor.
Diziyi kurgulayanların
dünya görüşü, olayların cereyan ettiği Müslüman bir
çevrede dine ilişkin her şeyi gözardı etmeye zorluyor
onları adeta. Ali Haydar ve babası Zülfikar, Alevi isimleri.
Ancak Alevilerin ana gövdesinin de hayatında din dominant bir değer
olarak yaşıyor.
Cennet'le Timuçin'in aşkı
ise tam bir arabesk. Türkiye'nin hangi lisesinde bir öğrenci kız
erkeklerin tuvaletini kapatır, sevdiği erkeğe aşkını
ilan eder ve duvara sıkıştırıp öper Allahaşkına?
Beyoğlu'nun meyhanelerinde öğrencilerin kafa çekmeleri işin
cabası.
Hanım'ın ölen ağabeyi
siyasî rejimin hayatına kıydığı eski bir solcu.
Çocuğunun ismi Ulaş. 1970'lerin Marksist solun sembol
isimlerinden biri. Müslüman profiline en yakın tip, Hanım'ın
babası. Sakallı, başında beresi var. Fakat solcu oğlunu
rejime ispiyon etmiş bir işbirlikçi. Yakın tarihi yazanlar,
Milli Mücadele'de din adamları ve sarıklıların İngiliz
işgalcileriyle işbirliği içinde oldukları yalanını
bir gerçekmiş gibi yazmışlar. Dizide İngilizlerin
yerini devlet, sarıklıların yerini Hanım'ın babası
almış. Bu da başka bir yalan. Tamirci Basri'nin dükkanında
eski solcuların resimleri var. Bayrampaşa ve Ümraniye
hapishanelerinin duvarlarında asılı sembol fotoğraflarla
bire bir benzerlik içindedirler. Bu dizide Marksist bir nostalji var.
Hâlâ yüceltilen bu ideolojinin ve yol açtığı çatışmanın
Türkiye'ye nelere mal olduğunu, kaç askeri darbeye davetiye çıkardığını
ve belki de senaryonun bir parçası olarak iş gördüğünü
Tamirci Basri nereden bilsin?!
Ana çizgileriyle "gerçekten
iyi" bir dizi. Bunlar yazılmayabilirdi kuşkusuz. Ama benim
açımdan Zülfikar'ın ölümü bardağı taşıran
son damla oldu. Kadir Gecesi'nden bir gün evvel yayınlanan bölümde
Zülfikar ölüm yatağında, Urfa'yı özlüyor, sıra
gecesi ekibini çağırtıyor. Ben, büyük bir ihtimalle
Kazancı Bedih'in de yer aldığı ekip önce güzel bir sıra
gecesi yapacak, tam o esnada Zülfikar ölecek diyordum. Doğal olarak
ölen insana dua okunur, "Allah taksiratını affetsin, nur
içinde yatsın" denir. Fakat hiç öyle olmadı. Kazancı
Bedih basit bir dekor olarak kullanıldı ve Türkiye'nin hiçbir
yerinde, hiçbir toplum kesiminde görülmeyen bir şey oldu.
Zülfikar öldükten sonra ruhuna Kur'an okunacağına sıra
gecesinin ekibi sazını eline aldı ve "Urfa'nın
etrafı dumanlı dağlar" türküsünü okumaya başladı.
Var mı öyle şey?
Nerede görülmüş bu seremoni? Ölüme karşı bu saygısızlığı
ne Sünniler ne Aleviler yapar.
Yine de iyi bir dizi.
Herkes severek ve kendinden bir şeyler bularak seyretti. Şeklin
ruhla, politik ideolojinin kültürle buluşması için daha bir
süre geçmesi lazım.
a.bulac@zaman.com.tr |