Alevilik ne, Bektaşi kim?
Avni
ÖZGÜREL
Radikal,
4 Mart 2001
Emevi saltanatı İslam'ı Arap kalıbına döküp diğer
kavimleri 'mevali' nitelemesiyle dışlayınca hem gerçek
İslamı yaşamak hem de kültürel kimliğini korumak
isteyen halk toplulukları, itildikleri noktada ve yönde yollarını
ayırmakta sakınca görmediler.
Arapça metinleri öğrenmekte ve ezberlemekte esasen zorluk çeken ve
eski dinlerinde var olup bilinçaltında korudukları unsurları
terk etmemiş olan insanlar, kuşaktan kuşağa aktardıkları
hikâyelerin duygu yüklü ortamını ve kutsallaştırdıkları
renk ve ritüelleri içine girdikleri yeni dine taşıyarak manevi
dünyalarını inşa ettiler. Sonuçta Farslar Şiileşti,
kentleşen Türkler Hanefileşti.. (*)
Ancak Yeseviye kültüründen gelen göçebe Türkmenler hem Sünni geleneğin
formelliğinden sıkıldıkları hem de gündelik
hayatlarında alışageldikleri ilişki kalıbını
ilahi menşeli ve ahlaki buldukları için, kendilerini Şia'dan
farklı olarak Alevi diye tarif ettiler.
Alevilik
Sünniliğin zıddı mı?
Alevilik esas olarak Hz. Ali ve ehlibeyt (=Hz. Muhammed'in ev halkı)
sevgisi demek olduğuna göre bu manada ehlisünnet diye
isimlendirilen ve Sünni olarak anılan kitle aynı zamanda Alevi
sayılabilir. Ya da Sünniliğin Aleviliğe mani olmadığı
söylenebilir.
Ehlibeyt sevgisine 'tevella'; sevmeyenleri lanetlemeye 'teberra' denildiği
göz önüne alınır ve bu Aleviliğin bir kriteri sayılırsa
iki büyük Sünni mezhebin kurucuları İmam Ebu Hanife ve İmam
Malik'in Aleviliklerine hükmetmek dahi mümkün. Zira iki imam da
hilafetin Emeviler tarafından zorla ele geçirilmesini onaylamayan ve
hilafet hakkının Hz. Ali'nin çocuklarına ait olduğu
kanaatine sahip olduklarını saklamayan bir tutum içindeydiler.
Ancak fark bu tavrın sergilenmesinde daha bariz denebilir. Şia
ve günümüzde Alevi olarak isimlendirilen kitle ibadet sırasında
Yezid'e açık laneti gerekli görürken ehlisünnet 'şeytan'a
dahi lanet edilemeyeceği' yorumuyla bu yola gitmedi. (Sünni Müslümanlık'ta
da Yezid kelimesinin olumsuz bir sıfat olarak yerleştiğini
unutmamak lazım..)
Bu noktada Haricileri ve Yezid taraftarlarını tahlilin dışında
tuttuğumuzu söylemeye gerek yok. İki aşırı
cemaatin de Hz. Ali ve ehlibeyt sevgisinin uzağında bulunduğu
çok açık.
Ayırt
edici ölçü
Belirtmemiz gereken bir başka husus da, Sünnilik çerçevesinde
ortaya çıkmış ve gelişmiş tarikat hareketlerinin
tamamının kendilerini Hz. Ali'ye bağladıklarına
bakarak bunların vasıf olarak Alevi oldukları gerçeği.
Yani Hz. Ali sevgisi tarihen bir ayırt edicilik ölçüsü değil.
(Alevi hareketine karşı oldukça haşin davranmış
Yavuz Sultan Selim'in oğlu Kanuni Sultan Süleyman 1535'te Bağdat
seferi sırasında düşmanın Van üzerine yürüdüğünü
öğrendiği halde Meşhedeyni yani Hz. Ali ve Hz. Hüseyin'in
türbelerini ziyaretini ertelememişti..)
Buraya kadar anlattıklarımız tablonun bir yanı. Ancak
zaman içinde Aleviliğin 'farklılığın inşası'
diye niteleyebileceğimiz bir süreç yaşadığı da
inkâr edilemez. Öyle ki günümüzde Aleviliğin ayrı bir
mezhep; hatta giderek ayrı bir din olduğuna kadar vardı
tartışmalar.
Bektaşilik
ve Hacı Bektaş
Alevilikle başlayan yazıyı Bektaşilik'le sürdürmemek
imkânsız. Ancak tasnifte Aleviliğin konulacağı yerin
tartışmalı olmasına karşılık Hacı
Bektaş Veli'ye bağlılığın ifadesi olan Bektaşiliğin
tarikat olduğuna kimsenin itirazı yok.
Bu vurgudan yola çıkarak, ihtiyat payıyla belki şunu söylemek
mümkün: Her Bektaşi Alevi sayılabilir, ancak her Alevi Bektaşi
değildir..
Horasan'ın Nişabur şehrinde doğan Hacı Bektaşı
Veli (1200), Hz. Türkistan diye anılan Hoca Ahmet Yesevi'ye nispet
edilirse de (Vilayetnamelerin bazılarında Hacı Bektaş
Veli'nin Ahmet Yesevi'ye intisab edişi anlatılıyorsa da
Ahmet Yesevi'nin ölüm tarihi 1168 ) Anadolu kültürünün bu büyük
isminin Ahmet Yesevi'nin halifesi Lokmanı Perende'nin müridi olduğunu
söylemek daha doğru.
Velayet
ve keramet
Hacı Bektaş'ın on bir on iki yaşında 'veli'
mertebesine ulaştığı, Perende'nin bir çocuğa gösterdiği
saygıyı abartılı bulan diğer dervişlerin sızlanması
üzerine onun izniyle keramet gösterdiği de biliniyor. (Hac ziyareti
sırasında Lokmanı Perende'nin Horasan taraflarında yapılan
bir yemeği canının çekmesi üzerine Hacı Bektaşı
Veli'nin ortaya açtığı bir sofra bezi üzerine o yemeği
sermesi v.s.) Tarihen sabit olan ise Hacı Bektaşı Veli'nin
bir süre sonra Anadolu'ya gelip (kardeşi Menteş de yanındadır
ve günümüzde de bölge onun adıyla anılır) Kırşehir'in
Karahöyük'e (Bugünkü Hacı Bektaş ilçesi) yerleştiği.
(**) Menteş'in Baba İlyas ayaklanması sırasında
öldürüldüğü, Hacı Bektaş'ın ise Kırşehir'in
Malya Ovası'nda katliama varan bir kırımla sona erdirilen
isyana katılmadığı kabul ediliyor.
Hacı Bektaşı Veli'nin sağlığında bir
tarikat oluşturduğunu gösteren işaret yok. Medrese
eğitimi almadığı için kelam ve fıkıh
bilgisinin de sınırlı olduğunu söylemek gerek. Ancak
evlat edindiği Kadıncık Ana'nın manevi babasının
fikirlerine dayanarak dergâha vücut verdiğine hükmetmek mümkün.
(Bektaşi geleneğinin büyük ismi Abdal Musa'nın da Hacı
Bektaşı Veli ile şahsen görüşmeyip onu Kadıncık
Ana'dan dinlediği söylenebilir. (Abdal Musa, Alaiye Beyi'nin oğlu
Gaybi'nin mürşididir. Gaybi onun kerametlerini bir av sırasında
görünce dünyadan el çekip tekkede mürit olan Kaygusuz Abdal adıyla
tanıdığımız derviştir...)
Kesin olan şu ki, Bektaşi tarikatı Balım Sultan tarafından
teşkilatlandırıldı. (Ö.1516) Her yerde farklı
yapılan ayinlerin ve izlenen ritüellerin Balım Sultan tarafından
disipline edildiğini de biliyoruz. ( O yıllarda bekârlık
andı içmiş mücerred diye anılan bir grup derviş
kendilerini dergâha adamışlıklarının ifadesi
olarak kulaklarına demir halka takarlardı..) Bektaşiliğin
'kente mahsus' hale gelmesi ise daha sonra. Nazenin tarikatı ( Babagân
kolu) diye anılan topluluğa köylülerin alınmadığı
söylenir. Keza Aleviler de ancak 'baba'lara 'ikrar' vermişlerse dergâha
girebilirlerdi.
Bu durumun giderek 'baba'larla Çelebi'ler arasında husumete sebep
olmaması imkânsızdı. Nitekim sonradan babaların 'pir
evi'nin bakımını üstlenmelerine karşılık çelebilerin
köşk ve konaklarına çekildikleri görüldü.
Rumeli'ye
yayılma
Sultan Murat devrinde Bektaşilik Anadolu'da ve Rumeli'de yayılmaya
başladı. Devlet nezdinde itibar kazandı ve en önemlisi
yeniçeri olarak bilenen Osmanlı ordusunun çekirdeği manen bu
ocağa bağlandı. ( Hıristiyan ailelerden seçilip devşirilen
çocukların eğitilmesiyle oluşan yeniçerinin ılımlı
bir İslam anlayışını benimsemiş dergâhın
manevi himayesine ve terbiyesine terk edilmesi mantıklı da..)
Ancak sonradan bu asker ocağının tasfiyesi gündeme geldiğinde
Bektaşi dergâhlarının da saldırıların
hedefi haline getirilip tamamen tahrip edildiği, Osmanlı'nın
son yüzyılında dergâhın devletle ilişkisinin yeniden
tesis edildiği biliniyor. Cumhuriyet döneminde ise Bektaşilik
uzun süre foklorik bir öğe olarak törensel yanıyla varlığını
sürdürüp ilgisizliğe terk edildi dersek yalan olmaz.
Ancak yakın zamanda Batı'nın kısmen siyasi ilgisiyle
Alevilik'le birlikte Bektaşilik de yeni araştırmaların
konusu oldu.
(*) Bektaşi tarihini efsaneler dizisinden ayrı görmek zor. Hacı
Bektaşı Veli'nin Kırşehir'de de kerametlerinin devam
ettiğine; bölgenin yerli halkı Çepni boyunun lideri Yunus
Mukri'nin oğlu İdris'in karısının çocuğunun
olmadığına ancak Hacı Bektaşı Veli'nin onu
evlat edinip burun kanı kerametiyle Timurtaş ve Seyyid Ali
Sultan'ın doğumlarını sağladığına
inanılır. Ve genç kadın Bektaşiler tarafından
Kadıncık Ana Kutlu Melek diye anılmaya başlar.
(**) Türk topluluklarının geçmişinde, boylar arasında
siyasi nedenlerle diğerlerinden farklı olma kaygısıyla
ayrı inançları benimseme eğilimi var. Budist olan ve öyle
kalan kabileler; Mani inancını seçenler, Müslüman olanlar yanında
Hıristiyanlığı (Uzantıları halen kısmen
Türkiye'de Moldova'da var) hatta Museviliği (Hazara Türkleri)
benimseyenler var.
'Bunların
kıssası çokdur'
Hacı Bektaş, Al-i Osman neslinden hiç kimse ile musahabet
etmedi...
Hacı Bektaş kim Horasan'dan kalktı, bir kandaşı
daha var idi. Menteş derler idi. Bile kalkdılar, geldiler. Doğru
Sivas'a geldiler. Ve andan Baba İlyas'a geldiler. Ve andan Kırşehiri'ye
geldiler.
Kayseri'den kardaşı Menteş yine Sivas'a vardı. Anda
eceli mukadder imiş. Anı şehid ettiler.
Bunların kıssası çokdur. Cem'isine ilmim yetmişdür.
Bilmeşemdür. Hacı Bektaş Kayseri'den Karayola (K.
Sulucakaraöyük'e) geldi. Şimdi mezar-ı şerifi andadur. Ve
hem bu Rum da dört tayfa vardur kim misafirler içinde anılur:
Biri Gaziyan-ı Rum, biri Ahıyan-ı Rum, biri Abdalan-ı
Rum, ve biri Bacıyan-ı Rum.
İmdi Hacı Bektaş Sultan bunların içinden Bacıyan-ı
Rum'ı ihtiyar etdi kim o Hatun Ana'dur.
Anı kız edindi. Keşf-ü kerametini ana gösterdi. Teslim
etdi. Kendü Allah rahmetine vardı.
Sual: Bu Hacı Bektaş Hazretinün bunca müridi ve muhibi vardur.
Bunların biatları ve silsileleri nereden olur?
Cevap: Hacı Bektaş, Hatun Ana'ya ısmarladı nesi var
ise. Kendü bir meczub, budala aziz idi. Şeyhlikten ve müridlikden
farig idi. Abdal Musa derler idi, bir derviş var idi. Hatun Ana'nun
muhibbi
idi. Ol zamanda şeyhlik ve müridlik igen zahir değül idi.
Silsileden dahı farigler idi. Hatun Ana ol azizün üzerine mezar
etdi. Geldi, bu Abdal Musa bunun üzerinde bir nüce gün sakin oldu.
Orhan devri geldi. Gazalar etdi.
Sual: Bu Bektaşiler eyidürler kim yeniçerilerün başındaki
tac Hacı Bektaş'undur derler.
Cevap: Yalandur! Ve bu börk hod Bilecük'de Orhan zamanında zahir
oldu... Ve illa Bektaşılar geymege sebeb: Abdal Musa, Orhan
zamanında gazaya geldi ve bu yeniçerinün arasında bile yüridi
ve bir yeniçeriden bir eski börk diledi.
Yeniçeri üsküfini çıkardı. Bunun başına geydürdi.
Abdal Musa vilayetine geldi ol börk bile başında. Sordılar
kim: 'Bu başundaki nedür?' Ol eyitdi: 'Buna elif derler' dedi.
Vallahi bunların taclarunun hakikatu budur.
Sual: Bu Hacı Bektaşıoğlı Mahmud Çelebi kim ol
Resul Çelebi'nün oğlıdur, ya anın müridlerinden ehli
ilimden kimse var mıdur?
Cevap: Vardur. Bengi ve zankı, dobalak ve zobalak ve şeytani âdetler
bunlardan çokdur. Ve bu halk bilmezler anı şeytani midür veya
rahmani midür. Ve her kimse kim Hacı Bektaş, Al-i Osman'dan
kimse ile musahabet etdi der ise yalandur, böyle bilesiz.
Kısa
Alevilik terimleri sözlüğü
Hamse-i Al-i Aba: Peygamberin abası altındaki beş kişiden
ibaret ev halkı.
Abdal: Peygamberin ev halkının kulu manasında. Abd, kul köle
anlamında, 'al' eki ise Ali'yi ifade ediyor.
Tevella: Birini davet etmek, sevmek manasına gelen Arapça tevelli
kelimesinin Farsçaya
geçen şekli.
Teberra: Arapça aslı teberrü olan sözcük birini sevmemek, ondan yüz
çevirmek anlamına geliyor.
Güruh-u Naci: Ehlibeyti sevenler.
Şiilik: Hz. Ali taraftarlığı. Şiiliğin üç
kolu var, Zeydilik (Sünniliğe en yakın yorum), Gulat (İslam
dışı yorumlara da kapı açan aşırı
yorum) ve İmamilik (Dar manasıyla günümüzde Caferi mezhebi).
Batınilik: Her zahirin (dışın) bir batını (
içi) olduğu fikrine dayalı dini akım. Bünyesinden
Hurufilik gibi müfrit akımlar da çıktı.
Mehdi: Kelime olarak hidayete ermiş kişi manasında olan
mehdi, gelecekte dünyaya nizam vermek için geleceğine inanılan
imamın sıfatı.
Haydarilik: Esas olarak Noktavilikten Kalenderilikle birlikte çıkan
akım. Kuranın
harf ve noktalarına esoterik anlam yükleyen bu düşüncenin
Nesimi dahil pek çok halk ozanını ve Bektaşi hareketini
etkilediği söylenebilir.
Yol evladı: Bektaşilik'te Kadıncık Ana Hacı Bektaşı
Veli'nin' bel evladı' olarak değil 'yol evladı' kabul
edilir. Bel kendi kanından gelmek, yol öğretisinde birlikte
olmak anlamındadır.
İkrar: Bağlılık ifadesi..
Semah: Hacı Bektaşı Veli'nin ibadetten ziyade cezbeyle
dikkat çektiği bilinir. Yaşadığı dönemde
kendisinin de ardıç dallarının yakılmasıyla oluşan
ateşin üzerine hırkasını atarak semah yapması üzerine
geleneğin ibadet olarak kabullenilip Bektaşi geleneğine
yerleştiği söylenebilir.
Kızılbaş: Kırmızı başlık giyen
Bektaşi Türkmenler manasında. Bektaşi törenlerinde içki
içilmesi, müzik dinlenmesi ve sır saklamanın bir öğreti
olarak benimsenmesi dolayısıyla haksız yakıştırmalara
ve gerçekdışı iddialara kaynak olmuş bir sözcük.
Kaldı ki Türk oymaklarından birinin adı Kızılbaş'tır.
Tıpkı bir diğerinin adının Karabörklü olması
gibi... Ancak Anadolu'da Kızılbaşlık Rafızilik
diye tanımlanıp zorlu takiplere uğramıştır.
Ayin-i Cem: Terim 'ayn' ve 'cem'den geliyor. Yani varlık-öz ve birleşme..
Dolayısıyla Varlıkta birliğin ayin-i cemde ifade
edildiğini söylemek mümkün.
|