|
Murat
Aksoy
Barış'a
"hoşgörü" yeter mi?
Geçtiğimiz Cumartesi günü tüm
Türkiye'de ve dünyada lanetlenen bir teröre şahit olduk. İki ayrı ibadet
yerine aynı anda düzenlenen saldırılar arkasında bir çok acı ve soru
bırakarak geçti.
Önce bu
lanet saldırıda ölenler ve sakat kalanlar, onların aileleri ve
sevdikleri acılar içinde.
Sonra
"kim yaptı", "niye yaptı", nasıl yaptı", "amaçları neydi", "amaçlarına
ulaştılar mı" ve daha bir çok soru şimdi cevaplanmayı bekliyor.
Ancak
şimdi önümüzde önemli başka soru(n)lar durmakta. Ve bu soru(n)lar bizden
şimdinin cevaplarını bekliyorlar.
Bu
soru(n)lardan en önemlisi "bundan sonra ne olacağıdır". Bu iki taraflı
bir soru(n)dur. Bir yandan saldırı sonrası ortaya çıkan ve bundan önce
hissedilmeyen ya da hissedilip ifade edilmeyen dinsel aidiyet duygusunun
yarattığı farklılaşmanın ortaya çıkardığı "öteki" algılaması, ikincisi
ise bu kimlik ve kültür bağlamındaki bu "öteki"liğin nasıl
"birlikteliğe" dönüşeceğidir.
Ötekinin fark edilmesi ve kendini farklılaştırma
Yapılan
saldırılar sonrasında genel bir değerlendirme, bu saldırıların
"Musevi"lere yönelik olduğu yönünde bir tespitti. Özellikle Neve Şalom
Sinegog'una bundan önce iki kez (1986, 1992) düzenlenen saldırılar
gerekse bu saldırıları kimlerin (?) düzenlediği hatırlandığında bu
tespit kendini meşrulaştırdı.
Bunun
ardından iki farklı yerden aynı yönde ortak bir teklif geldi. Önce
Hahambaşı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın kendisine yaptığı ziyarette
bu dileğini iletti. Yine aynı zaman dilimi içinde özellikle Neve Şalom
Sinegog'u etrafında bulunan esnaf ve ikamet eden insanlardan aynı teklif
medyaya yansıdı. Sinegogların daha güvenli bölgelere taşınması.
Hahambaşı bu isteğinin çevrede yaşayanların daha fazla zarar görmemesi
için Başbakan'a iletirken, Sinegog çevresinde çalışan ve yaşayanlar da
daha fazla zarar görmemek için bu isteği dillendiriyorlar.
Eğer
birbiriyle örtüşen bu iki teklif değerlendirilirse sinegoglara daha
"güvenli" yerlere taşınacak ve sorun çözülecek. Yani daha güvenli
sinegoglara saldırı olasılığında hedef sadece Museviler olacağı için
çevre açısından bir tehlike olmayacak. Bunun bir sonraki adımı
Musevilere özel uydu kentler, Musevilere özel alışveriş merkezi. Biraz
daha ileri gedersek her aidiyet ve kültürel kimlik için benzer bir süreç
işleyebilir ve yapacak bir şeyiniz kalmaz. (Gerçi var olan durum bir
parça bunu andırmıyor değil ya!)
Bu
açıdan kim tarafından ve hangi amaçla seslendirilirse seslendirilsin, bu
yönde bir teklif toplumsal kimlik ve kültürleri birbirinde
ayrıştırmaktan başka bir işe yaramaz. Bu ise toplumu bir arada tutan
bağların yok olması ve kültürel düzlemde atomlaşmaktan başka bir işe
yaramaz.
Bu
yüzden bundan sonra yapılması gereken, toplumsal kültür ve aidiyetleri
birbirinden ayırıcı unsurlarını öne çıkarmak yerine, bu farklı kültür ve
aidiyetleri bir arada tutan değerler üzerine yeniden düşünmek ve bunlar
arasındaki iletişim kanallarını açmaktır. Burada kısa bir parantez
açarak öne çıkan -daha sonra bir yazı konusu olacak olan- "hoşgörü"
kavramı için bir şeyler söylemeden olmaz. "Barış için hoşgörü"
sloganıyla yapılan eylemleri, en azından bu sloganla onaylamak mümkün
değildir. Çünkü hoşgörü içinde barındırdığı "iktidar" çağrışımı ile
sağlanacak "barış" ortamını her an bozma potansiyelini içinde taşır.
Bu
yüzden hoşgörü gibi ataerkil bir anlam dünyasından -Osmanlı'yı referansa
alması bakımından- üretilen bir kavram yerine demokrat bir zihniyet
içinde şekillenecek olan "birlikte yaşamayı" öne çıkaracak değerler
üretmek zorunludur. Bu ise ancak her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının
koşulsuz ve eşit olarak katıldıkları demokratik süreçlerin yaratılması
ve buna sahip çıkılması ile mümkündür. Böyle bir süreç yani herkesin
katıldığı ve sahiplendiği bir süreç ile ancak "Türkiyelilik" kavramı
anlam kazanabilir.
Aleviyol, 24.11.2003
Yorum |