Güncel ve Tarafsız Haber

Nedim Gürsel

Söz baldan tatlı, saza doyum olmuyor


Vilâyetnâme'de adı geçmeyen postnişin Balım Sultan'ı, son postnişinin torunu Hüseyin Hürrem Ulusoy'un meclisinde anıyoruz...

Düzce, Ankara, Sıvas, Urfa'nın tek Alevi köyü olan Kısas'tan gelen konukların arasındayız. Yeterince kadın olmadığı için cem yapılamıyor, ama saz ve keman eşliğinde söylenen, bugüne dek hiç duymadığım, hepsi birbirinden güzel nefeslerin akışına bırakıyorum kendimi...

**Yanı başımda saz çalan ozanla birlikte Orta Asya bozkırlarından Anadolu'ya doğru bir akışın, isyanların, kırımların, ille de aşkların serüvenlerini haykırıyorlar. Dünya bir hızlı akış şimdi, bir uzun haykırış. Hacı Bektaş'a giden yollar bir değil ki! Binbir yolu var Hakk'a ermenin.

Anadolu tasavvuf düşüncesinde her şey dönüp dolaşıp ''benlik'' kavramına, bugünün diliyle söylersek ''ego''nun aşılmasına geliyor. Kendi varlığından geçip bir yüce varlıkta erimek, adına ister Tanrı ister Dost deyin, ne derseniz deyin, yoklukta var olabilmek. ''Vahdet-i Vücud''un özü, sanıyorum, bu ''benlik dağları''nın aşılmasında gerçek anlamını buluyor.
Padişahın önü sıra dizilmiş yürüyorlardı. Kabak kafalı, kaytan bıyıklıydılar. At kuyruğunu andıran bir tutam saç bırakmışlardı tepelerinde. Bir el palada, öteki hayalarında, davul zurna eşliğinde ilerliyorlardı, iki adımda bir durup arkalarına bakarak.

Civelek taburunun tüysüz oğlanları geliyorsa yola devam, yoksa ''İstemezük, yürümezük!'' diyerek kazan kaldırıyor, kılıç üşürüp kelle koparıyorlardı. Ve pîrlerinin adını haykırıyorlardı bir ağızdan:

Hacı Bektaş pîrimizdir yürütür cansız duvarı
Orduya etti dualar himmetidir Bişümâr
Şanlıdır Yeniçeriler daima şöhret şiar
Pençeli bayrağı bir de kara kazan yadigâr.


Aşevi'nden çıkıp hemen yanındaki camiye girdim. Girdim, çünkü Bektaşi öğretisine, ibadetleri namaz değil cem olan Alevilerin inancına aykırı bir konumdaydı. 1826'da Yeniçeri Ocağı'nı topa tutup kapattıktan sonra buraya bir Nakşibendi Şeyhi atayan II. Mahmut tarafından yaptırılmıştı.


Hünkâr'ın tekkesinde


Duvarda ''Diyanet İşleri'' imzalı bir duyuru asılıydı. Hayretle okudum:

İslam dinine göre yatırlarda

1. Adak adanmaz

2. Kurban kesilmez

3. Mum yakılmaz

4. Bez-çaput bağlanmaz

5. Kâğıt para yapıştırılmaz

6. Eğilerek ve emekleyerek girilmez

7. Taş atılmaz

8. Yenilecek şeyler bırakılmaz

9. El yüz sürülmez

10. Türbe ve yatırlardan medet-şifa umulmaz

11. Türbe ve yatırların etrafında dönülmez

12. Türbelerin içinde yatılmaz

Gelgelelim, Dinayet İşleri Başkanlığı'nca dayatılan bu on iki emrin tam tersini yapıyordu halkımız. Evet, adak adıyor, kurban kesiyor, mum yakıyor, ağaçlara bez-çaput bağlıyor, türbenin eşiğine el yüz sürüp erenlerin sandukalarının çevresinde emekleyerek dönüyordu.

Şifa uman hastalar, avluda ekmek dilenen yoksullar, sakatlarla çulsuzlar da vardı aralarında. Bozguna uğramış bir ordunun askerleri gibiydiler; öyle yorgun, umarsız, kör ve topal, bir başlarına.

Onlardan başka neler mi gördüm Hünkâr'ın tekkesinde?

Revnaklı, serin bir avludan girilen türbede Hacı Bektaş'ınki başta olmak üzere şeyh ve müridlerin yeşil kumaş kaplı sandukalarını, camekân içinde sergilenen şamdanları, çerağlarla tırnak işi kilimleri, çevreleri, âlem ve tespihleri, güllaptanlarla her biri pabuç büyüklüğündeki keşkülleri, enfiye kutularını, kaşağıları, kamberiyeleri, teslim taşlarını, pelenkleri, cilbendleri, ne işe yaradıkları meçhul neşterleri.

Ve Hünkâr'ın üstüne binip Kızılırmak'ı geçtiği, Mekke'ye Medine'ye uçtuğu, hatta yedi kat arşa yükselip Peygamber Efendimizle buluştuğu seccadeleri. İnsan yüzü sûretinde ''Ya Allah, Muhammed Ali'' yazan fildişi levhalar, tuğra biçiminde tasnif edilmiş ''Ya Hazreti Bektaş Veli'' ler de vardı bir köşede.


'Aşk'ın iki gözü iki çeşme...


Sonra Hünkâr'ın, başında elifî taç sırtında hırka, bir eliyle aslan ötekiyle ceylan okşar tasvirleri. Tarikata girme, ikrar verme, nasip alma ve cem törenlerinin yapıldığı ''Meydan Evi'' nin döşemesine serilmiş on iki makam postu ahşap döşemeyi boydan boya kaplamıştı. Duvarlarda ''aşk'' ın iki gözü iki çeşmeydi. Hazret-i Ali'nin Kûfi yazısıyla dağlayarak bir ceylan derisine yazdığı söylenen ''Secde Suresi'' nden bir ayet kıvrıla büküle dönüyordu.

Ali bir camaltı resminde devenin yularını tutmuş kendi cenazesini kaldırıyordu. Tabutun içindeki de Ali, deveyi güden de. Bir boz atın üstünde gelip kendi ölüsünü yıkayan Hacı Bektaş'ı anımsadım. Avlunun Balım Sultan türbesinin girişinde, Anadolu kadar yaşlı, gövdesi kağşamış bir karadut vardı.

Horasan erenlerinden birinin ateşten alıp Rûm ülkesine doğru fırlattığı bir yanar odundan türeyen bu ağacın, Konya'daki Emir Cem Sultan halifesi Hak Ahmet tarafından getirilip buraya dikildiğini yazıyordu Vilâyet-nâme.


Havada kan kokusu


Balım Sultan'dan ise hiç söz etmiyordu. Bektaşi tarikatının gerçek kurucusunun II. Beyazıt devrinde Dimetoka'dan Hacı Bektaş'a postnişin olarak atanan Balım Sultan olduğunu, Mevleviliğin kurallarını nasıl Mevlâna 'nın oğlu Sultan Veled koymuşsa, Bektaşi erkânını da Hünkâr'ın değil, Rumeli'den getirilen Balım Sultan'ın sistemleştirdiğini başka kaynaklardan öğrenecektim.

Karadut'un gölgesinde dinlenemeden ayrıldım tekkeden. Çilehane'ye vardığımızda gün batıyordu. Halk orada da toplanmış, mutfakta kurban kesiyor, et kaynatıyor, çevredeki çamlara çaput bağlayıp adak adıyordu. Kan kokusu vardı havada. Az ilerdeki kayanın mağarasında erbain çıkaran (kırk gün çile dolduran) Hacı Bektaş'ın bir yumrukta açtığı deliğin önü kalabalıktı. İnsanlar oraya da mum dikiyor, mağaranın girişinde secde edip toprağı öpüyorlardı.

Aşağıda, yamaç boydan boya çadırlarla doluydu. Derken Çadırkent'in meydanında aşure dağıtıldığı haberi geldi. Sinan oraya doğru yöneldi, bense biri diz çökmüş saz çalan, öteki sapını sımsıkı kavradığı sazıyla ayakta durmuş bozkırı salamlayan iki halk ozanının heykelinin önünde durdum.

Kaidenin yanındaki mermere Sıvas'ta yakılan otuz üç aydınımızın adları kazınmıştı. Çoğu dostum, bazıları uzaktan tanıdığım, değer verdiğim insanlardı.


Hareret nardadır, sacda değildir

Keramet hırkada, taçda değildir

Her ne arar isen kendinde ara

Kudüs'de, Mekke'de, Hac'da ıdeğildir.

diyordu Hacı Bektaş.

Bu nedenle karşı mağarada halvete girmiş, kendi içinde uzun ve meşakkatli bir yolculuğa çıkmıştı. Mekke'ye gitmeye gerek duymadan mağaranın bulunduğu tepeye Arafat, yanındaki kaynaktan akan çeşmenin suyuna zemzem demişti.

Aşağıda bozkır göz alabildiğine uzanıyordu. Hünkâr'ın coğrafyasını keşfetmek için çıktığım bu yolculuğu ben de onun gibi içimde sürdürmeye kara verdim. Ve Çadırkent'te çıralar yanarken, Suluca Karahöyük'te gün akşam oldu.


Balım Sultan sohbetinde


İlçe Belediyesi'nce düzenlenen festival olanca yoğunluğu, coşkusu, kalabalığı ve her türlü kasetten incik boncuğa, Hazreti Ali'nin resimlerinden Hacı Bektaş tişörtlerine, binbir hediyelik eşyanın satıldığı sergileriyle devam ede dursun, resmi programı izlemekten vazgeçiyoruz.

Alevi-Bektaşi kültürünün bugün gerçekten yaşayan ''authentique'' (sahih) yönü ilgilendiriyor bizi, günboyu kapalı salonlarda yapılan paneller, gösteriler, dinletiler değil. Ve kadim dostum, Alevi Dernekleri Genel Başkanı Attila Erden sayesinde Hüseyin Hürrem Ulusoy 'un evine konuk oluyoruz.

Hüseyin Bey, Hacı Bektaş soyundan geldiğine inanılan eski ve köklü bir aileden. Dedesi Ahmet Celaleddin Çelebi son postnişin, yani Hacı Bektaş Veli'den günümüze uzanan tarikat zincirinin son halkasıymış.

Sıvas Kongresi dönüşü Mustafa Kemal 'i evinde konuk etmiş, Kurtuluş Savaşı'nda kullanılmak üzere tüm servetini Kemal Paşa'nın emirlerine sunmuş. Mustafa Kemal'in başkanlığında toplanan Birinci Meclis'te başkan yardımcılığında bulunmuş.


Atatürk'ten şeyhe imzalı fotoğraf


Şeyhle laik Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu aynı duvarda halvet olmuşlar. Yazı devriminden sonra ilçe halkına Latin alfabesini, Fransızca da bilen Cemaleddin Efendi öğretmiş. Hüseyin Bey'in yüksek tavanlı, geniş sofasında, babasının yaptığı yağlıboya tabloların altındaki koltuklara oturuyoruz.

Yurdun dört bir yanından, Düzce'den Ankara'dan, Sıvas'tan, Urfa'nın tek Alevi Köyü Kısas'dan gelen konukların arasındayız. Yeterince kadın olmadığı için, cem yapılamıyor, ama saz ve keman eşliğinde söylenen, bugüne dek hiç duymadığım, hepsi birbirinden güzel nefeslerin akışına bırakıyorum kendimi.

Gözlerimi kapatınca, başlarına sarılı kırmızı kuşaklarda ''Ya Ali!'' yazan erkekli kadınlı bir topluluğun halka olup semah döndüklerini görür gibi oluyorum. Ve Şeyh Ahmet Cemaleddin Çelebi'nin özel ozanı Sıtkı Baba' nın dizeleri yankılanıyor kulaklarımda:

Fehmeyleyip ilm-i zâtın seçene

Arif meydanında üstat dediler

Benlik dağlarını delip geçene

Aferin o ere Ferhat dediler.


Benlik dağlarının aşılması


Anadolu tasavvuf düşüncesinde her şey dönüp dolaşıp ''benlik'' kavramına, bugünün diliyle söylersek ''ego'' nun aşılmasına geliyor. Kendi varlığından geçip bir yüce varlıkta erimek, adına ister Tanrı ister Dost deyin, ne derseniz deyin, yoklukta var olabilmek. ''Vahdet-i Vücud'' un özü, sanıyorum, bu ''benlik dağları'' nın aşılmasında gerçek anlamını buluyor. Ne diyordu Yunus Emre,

"Bana bende demen bende değilem

Bir ben vardır bende benden içeri''

mi diyordu, yoksa Ferhat'ın külüngü müydü dağları delip hasta ve yoksul Arzen halkını suya kavuşturan?

İlle de Yunus'la Nâzım arasında bir seçim yapmak gerekmiyor. Her ikisi de kültürümüzün bir parçası.. ne birinden ne de ötekinden vazgeçebiliriz. Ferhat, Yunus'un şiirlerinde ''âb-ı hayat'' akıtmak için delecek dağları, benliğinden geçmek için külüngünü savuracak, Nâzım'sa Ferhat ile Şirin 'de yazdığı gibi halkın dertlerine çare bulmak, hastaları iyileştirmek, yaraları sarmak için.

Diyeceğim, Âşık Sıtkı Baba'nın nefeslerini dinleyerek ''dem'' alıyoruz:

Abdallarla semah dönmek

Bektaşı erkânını son postnişin dedesinden devralıp sürdüren Hüseyin Hürrem Ulusoy'un meclisinde ''dem'' leniyoruz. ''Dolu'' lar sakinin denetiminde ''âşk-ı muhabbet'' adına kaldırılıyor.

Bir Bektaşi nefesinde söylendiği gibi ''İçtiğimiz doluysa, daldığımız umman''. Sonra Hacı Bektaş Veli'nin menkıbelerine, Aleviliğe, Muhammed Ali aşkına, oradan güncel sorunlara uzanan bir sohbete dalıyoruz.

Sadık bir Atlas okuru Hüseyin Bey, bir doğa hayranı. Ankara'da Türkçe öğretmenliği yapıyor. ''Balım Sultan Sohbeti'' adı verilen buluşmamızda söz baldan tatlı, saza doyum olmuyor.

Yanımda bağdaş kurup oturmuş ozanın her sözünde bir ''hikmet'' var çünkü..Saza her vuruşunda sanki Horasan erenleri tüm abdallarıyla ayaklanmış geliyorlar. Hep birden semah dönüyorlar derken. Başta pîrlerin pîri Hoca Ahmet Yesevi, onun Rûm'a gönderdiği halifesi isyankâr Baba İlyas , onun halifesi, ''katına her gün yedi denizle sekiz ırmak uğrayan'' Hünkâr Hacı Bektaş Veli, onun halifesi Taptuk Emre , Taptuk'un manisini ''vardığı illere saçan'' Yunus Emre, işte dağları yürüten Abdal Musa, onun halifesi Kaygusuz Abdal , üveysi derviş Şems-i Tebrizî ve gönül yoldaşı Mevlâna da giriyor semaha, kanlı Sıvas'ta asılan Pir Sultan Abdal 'la daha niceleri de.

Yanı başımda saz çalan ozanla birlikte Orta Asya bozkırlarından Anadolu'ya doğru bir akışın, isyanların, kırımların, ille de aşkların, o güzel aşklarla âşıkların serüvenlerini haykırıyorlar. Dünya bir hızlı akış şimdi, bir uzun haykırış. İşte böyle, Hacı Bektaş'a giden yollar bir değil ki! Binbir yolu var Hakk'a ermenin.

BİTTİ


Cumhuriyet 18.08.2003

|  Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com