|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
Murat Aksoy Avrupa Birliği ve Türkiye’nin seçimi ne olacak? Irak konusundaki gelişmeler ve bu gelişmelerin olası sonuçları sadece bölgeyi değil tüm dünyayı yeni bir sürece sokmaya aday görünüyor. Önce AB içinde Irak’a olası bir müdahaleye hayır diyen Almanya ve Fransa; Türkiye’nin güvenlik kaygısıyla NATO’ya başvurusuna Belçika ile birlikte veto ederek bundan sonra sonucu belirsiz bir süreci başlattı. Bu süreç bir yandan bu kurumlar üzerine süren meşruiyet ve misyon tartışmaları, diğer yandan bu kurumların geleceklerine ilişkin tartışmalara da yeni bir boyut katması açısından belirsizliğe işaret etmektedir. Önce ABD’nin Irak’a gerekirse tek başına yapacağını açıkladığı operasyona karşı AB içinde Alman ve Fransa’nın muhalefeti ortaya çıktı. Hemen ardından yine AB içinde sekiz ülke ABD’yi destekleyen bir deklarasyona imza attılar. Bu gelişmeler medyada pek yer almadı. Ancak Türkiye’nin korunmasına yönelik hazırlık talebinin NATO’da Almanya, Fransa ve Belçika tarafından veto edilmesi medyada garip bir biçimde yer aldı. Bu yer alış, Türkiye-AB ilişkileri açısından olumsuzluğa işaret etmektedir. Medyada AB ile ilgili bir denklem kurulmakta ancak bu denklemin sonucu hakkında bir bilgi vermemektedir. Nedir bu denklem: (I) ABD’nin Irak’a müdahalesine karşı olan ülkeler aynı zamanda Türkiye’nin AB üyeliğine de karşılar. (II) AB içinde ABD için destek açıklaması yapan ülkeler (sekiz AB üyesi) Türkiye’nin AB üyeliğine de destek olan ülkeler. Her iki cümle sadece birer tesit yapıyor ancak bu tespit cümlelerden Türkiye ve AB ile ilgili bir hüküm cümlesi çıkmamaktadır. Bu iki tespit cümlesinden mantıksal bir sonuç çıkarılmadığı için, medya mantıksız biçimde ABD (savaş) yanlısı ve gizli bir biçimde AB karşıtı bir pozisyon alıyor. Bu durum hem AB’nin kendisine hem de Türkiye-AB ilişkileri bağlamında kendimize bakmayı zorunlu kılıyor. AB dün AB, 1950’lerden bu yana kendisini temel dinamiğini ekonomik öncüllerin oluşturduğu bir birlik olarak inşaa etmiştir. Ancak 1970’ler ile başlayan tartışmalar ile bu ekonomik öncüllerin yerini göreli olarak demokratikleşmeye bırakmış olsa da, kendi içinde hala önceliğin ekonomik uyum olduğu ortadadır. Bugün AB uluslar arası siyasette, siyasi bir aktör olmasını dış politika ve askeri bir birlikten çok ekonomik birliğin yarattığı güçten almaktadır. (Ki bu nokta AB’nin Irak konusunda ortaya çıkan parçalı pozisyonun temelidir.) Burada küçük bir parantez açarak; AB, mevcut üyeler içinde ekonomik temelli birliği zorlarken, aday üye ve yeni üyeler için demokratikleşme ve insan hakları gibi kriterleri öne çıkarmaktadır. Burada AB’ye yöneltilebilecek en önemli eleştiri; AB’nin aday üye ve yeni üyeler için ön koşul olarak öne sürdüğü demokratikleşme kriterlerini kendi içinde yeterince tartışmamasıdır. Bu tespiti açalım: 1970’ler ile başlayan tartışmalar temelde modernliğin krizine işaret etti ve üç temel tartışmada kristalize oldu. İlki vatandaşlık, ikincisi kimlik ve son olarak da ahlak krizleri. Bu tartışmalar tüm dünya da iki eğilimin güçlenmesine yol açtı. İlki semavi olsun ya da olmasın çeşitli inanç ve cemaatlerin tekrar kamusallaşması ikincisi ise mikro milliyetçilik. Bu iki toplumsal değişim küreselleşme tartışmaları bağlamında hem merkez ülkelerde hem de çevre ülkelerde önemli değişim ve tartışmalara yol açtı. Ancak garip bir biçimde bu tartışma AB içinde fazla tartışıl(a)madı. Bütün bu süreçte çevre ülkelerdeki cemaatleşme, kimlik ve mikro milliyetçilik tartışmaları AB ülkelerinde tartışılmayan hatta tartışılmasından giderek kaçınılan iç sorunlar olarak görüldü. AB bugün Bugün Irak konusunda görülen AB içindeki siyasi farklılaşma bu tartışmaların yapılmamasının bir sonucu olarak okunabilir. Çünkü AB benzer biçimde Yugoslavya’daki gelişmeler konusunda bugünkü gibi bir belirsizlik yaşamış ve acı bir deneyim olarak hafızalarda kalmıştır. Bugün gelinen noktada AB’nin geleceğinin ne olacağının tartışılma süreci aynı zamanda zorunlu olarak demokratlaşmanın da geleceği olacaktır. Çünkü bu süreç AB üyesi ülkeleri bir kez daha içe dönmeye zorunlu kılacak ve toplumsal farklılaşmayı (cemaat ve kimlik) dikkate alacak yeni toplumsal mutabakatların üretileceği bir sürecin başlangıcı olacaktır. AB-Türkiye AB’nin önümüzde koşul olarak sürdüğü demokratikleşme salt AB için savunulması ve sahiplenilmesi gerekenler değil, Türkiye’nin geleceği için zorunlu değişimleri ifade etmektedir. Bu değişim hem toplumsal taleplerin siyaseten anlam bulması hem de yeni bir toplumsal mutabakatın önünü açacak en önemli değişimdir. Bugün Irak konusunda yaşanan gelişmeler medyanın öne sürdüğü gibi AB-ABD arasında salt bir siyasi tercihi ifade etmemektedir. Kaldı ki AB’nin geleceğinin de tartışıldığı bu ortamda Türkiye’nin geleceği ile yakından belirleyecek olan, görünüşte bu ikili yapı içinde bir tercih değil siyaset üretmesi ve bunu sahiplenmesidir. Üretilecek bu siyaset, toplumsal talepleri kamusallaştıran ve dış siyasette toplumsal meşruiyete dayanan ve bunun verdiği güç ile uluslar arası siyasette risk alan ve en önemlisi her koşulda barışı savunan ve isteyen bir pozisyon olacaktır. Aleviyol, 18.2.2003 Yorum |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |