![]() |
|
Alevilerin Günlük Haber Portalı |
|
|
|
ALEVİLİĞİN GELECEĞİ ALEVİLİK 21.YÜZYILDA ÖLEN BİR KÜLTÜR MÜ OLACAK? Başlıkta sorulan soru ile bir tartışmanın kapısını aralamak istiyorum. Bu uyarı, bir kendine gelme önlem alma, harekete geçme sorusudur bu. Soruya olumlu değil, olumsuz yanıt vermek için bir durum değerlendirmesi, bir görevler ortaya konulması çabasıdır. YARATAN VE YAŞATAN Her felsefe-inanç sistemi maddi olgular üzerinde doğar ve varlığını sürdürür. Dinlerin de ideolojilerin de temelinde bir ihtiyaç, bir hayatın zorlaması unsuru vardır. İlk başta, yeni düşünce sisteminin adım attığı zamanlarda bu durumu kolaylıkla ayırtetmek mümkündür. Yeni düşüncenin izi maddi gerçeklikte çok kolay sürülebilir. Bir kuralın, bir hareketin, bir ritüelin, bir düşünce biçiminin nereden kaynaklandığını ve neye dayandığını anlamlı bir biçimde kavramak ve açıklamak zor olmamalı. Ama zaman geçtikçe düşünce biçimi maddi gerçeklikten soyutlanarak adeta bağımsız hale gelir. Bir çırpıda düşüncenin inancın kökenini izah etmek artık olanaklı değildir. Düşünce-inanç ilk bakışta artık başka bir şeydir. Bu durum hukuk kurallarında, felsefi sistemlerde dinsel yapılarda birebir izlenebilir, çözümlenebilir. Düşünce-inanç biçimini yaratıp şekillendiren maddi gerçeklik alt-yapı ortadan kalksa da düşünce-inanç kendi varlığını sürdürme yeteneğini gösterir. Fakat bu onun bir gerçekliğe dayanmadığı anlamına gelmez. En ince soyutlamanın temelinde dahi bir somutluğun ifadesi vardır. Alevi öğretisindeki tüm kuralları bu bakış açısıyla bir analize tabi tutmak bugün için atılacak adımın, takınılacak tavrın tutarlı, sağlıklı ve anlamlı olabilmenin temel koşuludur. ALEVİLİK NASIL VAR OLDU? Konumuz açısından Aleviliğin ne olduğundan çok tarihsel süreç içerisinde kendini nasıl var ettiği sorusuna yanıt bulmamız gerekiyor. Kuşkusuz Aleviliğin ne olduğunu ve nasıl varolduğunu birbirinden ayırt etmek oldukça güç. Hatta mümkün değil. Çünkü Alevi öğretisi karakterinden ve özelliklerinden, niteliğinden dolayı tüm bu hasımane muamelelerin muhatabı haline geliyor ve bunun sonucu olarak da kendi varoluş koşullarını hazırlıyor, yaratıyor. Bir konunun altını çizmek durumundayız. Alevilik dünyada eşi benzeri bulunmayan Anadolu’ya özgü bir öğretidir. Bu öğreti; inançsal, kültürel, felsefi, yaşam biçimsel unsurların özgün ben sentezinden meydana gelmiştir. Bu unsurların her biri diğeri kadar önemlidir. Salt bir unsura yapılan vurgu Alevilik tanımlamasını mutlaka eksik bırakacaktır. Aleviliği bütünsel bir kavrayışla ele almak durumundayız. Bu saptamadan sonra yine çok önemli bin soruyu sorup yanıtını aramaya geçebiliriz. Bu soru da “Alevilik nasıl varoldu?” sorusudur. Çabamız sorusunun yanıtını bulmaya yöneliktir. Soru şudur:Alevilik tarihsel süreçte kimin (yaşayan, somut, canlı, hangi insanların)öğretisi olmuştur? Alevi öğretisine kim sahip çıkmış, yüzlerce yıllık zaman içerisinde kimler onu günümüze değin taşımıştır.? Anadolu tarihsel sürecinde, Anadolu coğrafyasında yapacağımız gezintide bizi evine obasına buyur edecekler yoksul köylüler, göçebeler, esnaflar olacaktır. Diğer yandan gerek Selçuklu Devleti zamanında gerekse Osmanlılar döneminde merkezi otoritenin, sarayın resmi dini inancı şeriat olmuştur. Anadolu coğrafyasında hanedanlık merkezi ve büyük şehirlerde egemen ideoloji şeriat iken bunların dışında kalan geniş alanlarda yaşayan insanlar şeriat dışı inançlara mensup olmuşlardır. Osmanlı ve Selçuklu tarihinde şeriat, bir avuç egemenin inancıdır. Büyü, geniş insan topluluklarının karşısında bir egemen azınlığın dinidir. Şubat 1514 tarihli bir Venedik belgesinde “Anadolu nüfusunun 4/5’inin Alevi olduğuna dair” bilgiler vardır(1). Yine 16. Yüzyıl’da Anadolu’da bulunan Viyanalı bir tüccar Türkiye anılarında “Anadolu halkının ¾’ünün Alevi inançlı olduğunu”söylemektedir.(2) Egemen azınlıklar büyük çoğunluklar üzerindeki egemenliklerini baskı ve zor ile tesis ederler.Yoksa egemenliklerini kurmaları ve sürdürmeleri mümkün olmaz. Hele bu durum Ortaçağ iktidarlarının temel karakteridir. Kendisi de bir azınlık iktidarı olan Osmanlı Devleti egemenliğini sürdürmek için zor ve şiddeti kendi tebasına karşı bütün ağırlığı ile uygulamaktan geri durmamıştır. Yoksul Anadolu köylüsü Osmanlı’nın karşısında kendisini şeriat dışı inançlarla ifade etmiştir. Bunu da doğal görmek gerekir. Yoksul köylünün kendisine zulmeden padişahların, vezirlerin, beylerbeylerinin, kadıların, zalimlerin, tımar sahiplerinin dini inancı olan şeriat kabul etmesi mümkün olabilir mi? Psikolojik olarak, insani olarak bunun yanıtı “hayır”dır. Ayrıca iki gerçeklik üstüste gelmektedir. Zaten Anadolu insanının büyük kesimi İslamiyet’i kabul etmemişti, İslami bir görünüm altında kendi inancını olduğu gibi sürdürmektedir. Bunun üstüne iktidar sahiplerinin, inancını-dinini kabul etmeme, ona benzememe refleksi de eklenmektedir. Alevilik tarihsel süreçte çeşitli adlar altında Anadolu yoksul köylüsünün-göçebesinin, ezilen zulme uğrayan insanların tüm baskılara rağmen sarıldıkları bir öğreti halini almıştır. Bu öğreti bu insanların yaşamlarının devamını sağlayacak ilkeleri, kuralları, inanç öğelerini de bünyesinde barındırmak durumunda olacaktır, olmuştur da. Alevilik Anadolu yoksulunun varoluşudur. ALEVİLİĞİN DİRENÇ ÖĞELERİ Osmanlı hanedanı, Osmanlı şeriatı karşısında Anadolu yoksulu Alevilik bayrağını kaldırıken kendisini varkılacak kurumları, kuralları yani direnç öğelerini de oluşturmuştur. Direnç öğeleri bir yanı ile padişah otoritesine egemenliğine onun zulüm düzenine karşı çıktığı için ona uygun kurallar içerir, bir yanı ile şeriata karşı oluşundan şeriata yönelik reddiyelerden oluşur. Bu nedenledir ki, Osmanlı şeyhülislamlarının Alevilerin katline yönelik fetvalarında “Alevilerin padişahın cihan hakimiyetine başkaldırmış olmaları, şeriat emirlerini yerine getirmedikleri, cihetlerinden dolayı, iki cihhetten de katledilmeleri” buyrulur. Alevilik, Anadolu yoksulunun varoluş kurallarının bütünüdür. Bu kurallar inanç kurallarıdır, yaşamın devamını sağlayan yaşam kurallarıdır. Gizlidir, saklıdır “sır”dır. Anadolu yoksulu büyük bir irade ile Osmanlı egemenliği altında kendisine yaşam alanları açmış, “kurtarılmış bölgeler” yaratmıştır. İşte bu yaşam alanlarında Anadolu insanının kendine özgü kendi koyduğu yaşam ve inanç kuralları geçerlidir. Bunlar egemenlik içinde bir başka egemenliği var eden niteliktedir. Anadolu Aleviliğine özgü inanç-yaşam kuralları insanların varlıklarını koruyup sürdürebilmelerini sağlar. Bundan dolayıdır ki rasyoneldir, somuttur, elle tutulur bir karakterdedir. Ve sonuç olarak her kural bir yaşamsal ihtiyaca karşılık gelir, yanıt verir. Anadolu Aleviliği büyük bir gizlilik içinde varlığını ve muhalefetini sürdürmüştür. Çünkü açıklığına razı gelmek bir yana izine- belirtisine dahi tahammül edilmez. O nedenledir ki Alevi yerleşim alanları ana yollardan uzak, şehir merkezlerinin dışında ulaşılması güç dağ başlarında, yaylalarda olmuştur. Alevi köyleri, obaları gizlilik içinde gizlilik mekanlarıdır. Mekanın seçilişi de kuralın konuluşu da varolma kavgası tarafından biçimlendirilir. Bu çok açıktır. Aleviliğin kurum ve kurallarında bu açıklık tüm çıplaklığıyla görülebilir. Kuşkusuz Alevi öğretisinin şekillenmesinde, direnç öğelerinin ortaya çıkışında Osmanlı/Selçuklu devletlerinde geçerli üretim biçiminin üretim ilişkilerinin belirleyici rolü söz konusudur. Feodal üretim tarzının geçerli olduğu bu devletlerde sömürü artı ürüne ürün-rant, angarya ve vergiler biçiminde el konulması olarak gerçekleşir. Devlet ve devlet adına toprağı has, zeamet, tımar adları altında tasarruf eden feodal beylerle köylülük ve göçebeler, çıkarları birbiriyle zıt, uzlaşmaz sınıf karşıtlığı içerisindedir. O nedenledir ki; Anadolu yoksul köylü Alevi ayaklanmalarında bu unsurlar karşılıklı cepheleri oluştururlar. Aleviliği var eden iktisadi koşulların en önemli özelliği bu üretim ilişkisinde köylülüğün kendine yeter, geçimlik bir toprak parçasını işlemesidir. Dolayısıyla kapalı, geçimlik ve Pazar ile her hangi bir ilişki yaratmayan yoksul köylülük açısından bir üretim söz konusudur. Bu kapalı, köy sınırları içinde dönüp duran iktisadi yaşam Aleviliğin özerk, bağımsız, gizli direnç öğelerinin yaşandığı bir alanıdır. Yoksul Anadolu köylüsü merkezi yönetimin her türlü otoritesini etkisiz kılacak kurumlar, kurallar yaratmada ustadır, başarılıdır. Aslında Osmanlı Devleti açısından tebaasının dini ya da neye inandığı çok da önemli değildir. Üretimden payını, vergilerini aldıkça köylüyü angaryaya koşabildikçe tebanın “inançlarına ilgisiz” de görünebilir. Ancak söz konusu inançlar iktidarın varlığını tehdit eder, onun için bir tehlike oluşturur renge bürünürse o zaman her türlü zor mekanizması şiddetle işlemeye başlar. Bu bakımdan Aleviliği ta baştan beri Anadolu yoksulunun bayrağı, inancı, direnç öğesi, varoluşu olarak gören ve niteleyen Osmanlı hanedanı, Anadolu’dan “Alevi öğretisinin ve Alevilerin kökünü kazımayı hep gündemde tutmuştur.” ALEVİLİĞİN RASYONELLİĞİ Kendi varoluşu ve yaşamsal gereksinimleri Anadolu yoksulunun yaşamın gerçekliğinden süzüp yarattığı unsurların toplamı, Alevi öğretisini var eder. Bu unsurlar somut bir yaşamsal gereksinime yanıt verirken diğer yandan inançsal özellikler de taşırlar. Yaşanılan zaman dilimi için bunu da doğal görmek gerekir. Merkezi devlet otoritesinin resmi inancını, hukukunu reddeden topluluk onun yerine kendi kurallarını koymak zorundadır. Pazarla ilişkisi olmayan, kendine yeter bir üretim ilişkisini yaşayan Anadolu köylüsü Osmanlı adaletinin yerine kendi adaletini, Osmanlı yönetiminin yerine kendi yönetimini Osmanlı inanç sisteminin yerine kendi inancını koymaktan geri durmaz. İşte Alevi rasyonelitesinin temeli budur. Anadolu yoksulunun merkezi otoriteye karşı geliştirdiği inanç ve kurallar bütününün her bir öğesinin yaşamda bir karşılığı vardır. Alevilikte çok önemli bir yer tutan “Cem” kurumunun analiz edilmesi düşüncemizi tümüyle doğrulayacak sonuçlar verecektir. Cem, gerek yönetim, gerek yargısal bir fonksiyonu yerine getirir. Yoksul Anadolu Alevi Köylüsü Osmanlı’nın kadısını tanımaz. Tüm hukuksal sorununu cem ortamında çözer. Ve herkes hakkında “razı”olur. Yine toplumu ilgilendiren tüm kararlar tüm canların katılımı ile orada verilir. Cem’in işlevinin somutluğu alternatif gizli bir iktidar odağı oluşu onun kutsallığını, inançsal yarını ortadan kaldırmaz. Tersine ona yüklenilen kutsallık, cem otoritesini pekiştirir, kararını kesin ve keskin kılar. Burada rasyonellikten bir sapma değil tersine zamana göre rasyonelliğin varoluşu sözkonusudur. Bu açıdan Alevilik’teki 12 Hizmet’i de değerlendirebiliriz. Yine şu görülür ki; her hizmetin somut, elle tutulur, toplumun bir gereksinimine yanıt veren bir anlamı vardır. Bu hizmetler de inanç unsuruyla çevrilmiştir, her bir hizmete ayrı bir kutsallık yüklenilmiştir. Alevilik’teki 12 Hizmet’in hiçbirinde akıldışı bir yan bulmak olası değildir. Toplumda karşılıklı dayanışmayı, yardımlaşmayı, denetimi sağlama işlevlerini gerçekleştiren “müsahiplik” olgusu da böyledir. Yaşamın tartışmasız, en fazla önemsenen ve hatta üzerine titrenen bir inanç öğesi, kutsallık yüklenilen bir değeridir. Rasyonellik açısından Alevi öğretisini vareden tüm unsurlar tek tek ele alındığında dahi varacağımız sonuç değişmeyecektir. YANITINI ARADIĞIMIZ SORU Alevi öğretisinin rasyonelliği bir bakıma onun zayıf noktasıdır da. Alevilik’te akıldışılık, mantık dışılık yoktur. Bu durumda somut bir gereksinim sonucu oluşan Alevilik kurumları, değerleri, inanç öğelerini bu gereksinimin ortadan kalkması sonucunda ne tür bir akibet beklemektedir ? Evet, merkezi feodal Osmanlı Devleti çözülmüş ve onun yerini Cumhuriyet yönetimi almıştır. Geçimlik köy ekonomisi de kapitalizmin gelişmesiyle birlikte yerini Pazar ekonomisine bırakmıştır. Ayrıca köyden kopan nüfus, emeğini pazara sunmak için kentlere akmaya başlamıştır. Burada sözkonusu olan şehirle dünya ile tanışmadır. Artık Aleviler, yalnızca Alevilerden oluşan, yalnızca Aleviler’in yaşadığı köy birimlerinden değil farklı inançların-kültürlerin bir arada bulunduğu büyük şehirlerde de yaşamaya başlamışlardır. Özellikle 1950’lerden sonra köyden kente göçeden nufusun büyük bir oranının Aleviler oluşturmaktadır. Önceleri; mevsimlik işçilik şeklinde başlayan nüfus hareketliliği, daha sonra yerleşme amaçlı göçe dönüşürken köyde kalan insanlar da artık pazara yönelik olarak üretim yapmaya başlamışlardır. Burada gerek köyde kalıp Pazar için üretim yapan, gerekse şehre göçüp emeğini pazara sunan Aleviler açısından bir “Aleviliği yaşama” sorunu doğmuştur. Artık sınırı bozulan, tarlasına tecavüz edilen köylü Cem’de bu işleri yapan kişi dara çekilerek hakkını aramak yerine şehirde bulunan mahkemeye başvurmak yolunu seçmek durumunda kalmıştır. Cem yapılamaz, görgü görülemez, edeb-erkan yürütülemez koşullar gelip dayatmıştır. Şehirdeki Alevi’nin durumu daha da perişandır. Düne kadar “yezit” diyerek yaklaşmadığı, hakir gördüğüi bir inancın çepeçevre kuşattığı bir ortamda kendi inancından yolundan olan insanları nasıl bulup tanıyıp Cem yapacak, dara durup yaptıklarının hesabını verecektir? Burada aynı köyden olmanın yerini daha büyük, daha kapsayıcı bir değer olan aynı inançtan yoldan olma olgusu almıştır. Şehir bir bakıma kişiyi özgürleştirecek ufkunu açmaktadır. Fakat şehir tuzaklarla doludur. Devletin, Osmanlı’da olduğu gibi bir resmi dini vardır. O mezhepten olmamak adeta yine suçtur, ayıptır. Düne kadar köyünde gizli bir biçimde Aleviliği yaşatan insanlar bu kez ancak evlerinde gizleyerek Aleviliği yaşatabilecektir. Ne var ki, şeriat, devlet eliyle “sen de bize benze, sapık yolunu terket” yollu gizli ya da açık, zor ya da ikna yöntemleriyle tehditler savurmaktadır. Yine köyde kalan Alevi’yi de devlet kendi haline bırakmamakta, onu yola getirmekte kararlıdır. Alevileri “Müslüman yapıp, doğru yola getirmek için” köylerine zorla cami yapan, “Meğer bin yıldır siz sapkın bir şekilde yaşıyormuşsunuz da bizim haberimiz yokmuş”diyen devlet, kendisi için Aleviliği “bir tehdit unsuru olarak”gördüğünü resmi belgelerine yazar. Şehir, tuzaklarla doludur. Fakat şehirde yeni dostluklar yeni müsahiplikler de yeşermektedir. Osman “yezit” olsa da aynı fabrikada, aynı tezgahın başında birlikte üreten, patrona karşı aynı grev önlüğünü giyerek omuz omuza halaya duran, Ali, Osman’ın yezitliğinden şüphe duymaya başlar. Bu yeni dostluklar demektir. Fakat Ali bir yandan da Cem’e girmek, semah dönmek, bağlama eşliğinde deyişler söylemek istemektedir. Ramazanda oruç tutmaya zorlanmamak, Hızır Orucunu gönlünce tutmak istemektedir. Şehirde Alevilik nasıl yaşanacaktır? Yoksa Alevi öğretisini somut gereksinimler doğurduysa bu gereksinimlerin kalkmasıyla Alevilik 21. Yüzyılda ölen bir kültür mü olacaktır, gereksinimler ortadan kalkmış mıdır ? Bu konu üzerinde bilimsel yöntemlerle özel olarak durmak gerekiyor. (1)Tarih ve Toplum, sayı, 82) (2)Necdet Kurdakul, Bütün Yönleriyle Bedrettin, sf.257) |
| Basın-Medya | Arama | Ozanlar | Yazarlar | Yol | Alevilik |
| iletişim | Linkler | Deyisler | Kitapevi | Hüseyin Gazi | Aleviyol |