Güncel ve Tarafsız Haber

Alptekin ERDOĞAN

İSLAM DÜNYASINDA ALEVİLİK,ŞİİLİK ve SÜNNİLİK BÖLÜNMESİ OLAYININ  GERÇEKÇİ AÇIKLANMASI   - 2001 YILINDA YAYINLANAN KİTABIN ÖZETİ-

            Bugüne  kadar  islam dünyasında   ALEVİ, Şİİ,  SÜNNİ  mezhep bölünmesine  ışık  tuttuğunu,  gerçekleri  açıkladığını  düşünen, iddia eden ve gerçek bilgi diye hurafeleri ve bunun yanında doğru olsa bile işe yaramaz bilgileri ileri süren çoğu araştırmacıların yazılarında,   eserlerinde,   radyolardan   ve   televizyonlardan kamuoyuna  yansıyan konuşmalarında asıl gerçeğin  bilinmediği  ve bir türlü ortaya konmadığı gözlenmektedir. Hemen kısaca  belirtelim ki, bu gerçek Hazreti Ali'nin İran hükümdarının kızı Şehribanu'yu   oğlu Hazreti Hüseyin'e alması ve İran hükümdarıyla  dünür olması  ve  o'nun  şahsında İran halkıyla  sıhri  hısımlık  tesis etmesi, Hazreti Hüseyin'in de enişte olarak  İran halkının sempatisini  ve sevgisini kazanmasıdır. İslam  mezheplerinin  arasında aslında  önemsenecek  hiçbir fark olmadığı  ve  islam  dünyasının mezhepçe  bir  bütün  olması gerektiği  halde  mevcut  mezhepler, ısrarla, zorla  mezhepçilik yapanların marifetiyle alıp başlarını gitmeğe  devam etmektedir. Atatürk Türkiyesi  laikliğinin  yerine geçirilmek  istenen  ve son derece özgürlükçü görünen  Batı  (AB) tipi  laiklik  de buna yataklık  etmektedir.  Mezhepçilere  kanat germektedir.   İslam  dünyası  karanlıktan   kurtarılmak   yerine büsbütün  karanlığa ve karışıklığa sürüklenmeye çalışılmaktadır.

 

            21.yüzyıl  aydınlanma, sorgulama, yani fikir, inanç  taassubundan  kurtulma, gerçekçi düşünme çağıdır.   Özellikle  Allah'ın tek   olduğuna,  O'nun  bütün  canlıları,   cansızları   (evreni) yarattığına inananların, insanların kardeşliğini kabul  etmeleri, Kuran'ın Bakara suresinin 62 ve Maide Suresinin 69.ayetinde tarif edilen semavi müslümanlık fikrinde birleşmeleri, tarihte  yaşanan acı olayların etkisinden kurtulmaları, kaderde, tasada,  kıvançta bir bütün olmayı, güzel şeyleri paylaşmayı, dünya barışı,  refahı konularında  ortak ve dayanışma içinde olmayı düşünmeleri  gerekmektedir.

 

            Hal   böyle   olması   gerekirken,   kimi   insanlar   inanç özgürlüğünden  ve  inancını seçme  hakkından  yararlandığında  bu hakkını,  insanları ve toplumları birbirine düşürmek  için  değil tam  tersine  barıştırmak  için kullanmalıdırlar.   Din,  mezhep, tarikat  inançlarını, tercihlerini kimseye baskı  yapmadan  kendi başlarına yaşamak üzere seçmelidirler.

 

            Kimi insanlar temel insan hakları, laiklik, demokrasi   gibi değerleri hırsları uğruna sömürerek yukarıdaki düşüncenin  aksine insanları,   ulusları,   inanç   gruplarını    birbirine    karşı yönlendirmekte,     kışkırtmakta,     düşman     hale     getirip çatıştırmaktadır. Özellikle din, mezhep, tarikat, ırk ve milliyet ayrımı  gibi konuları körüklemektedirler. Bundan  kendileri  için yarar  ummaktadırlar.  Dincilik, mezhepçilik,  tarikatçilik  gibi konularda  hurafe  fikirlerle  vakit geçirenler  ülkenin  vatanın bütünlüğünü,  millet  ve milliyet birliğini dahi  zedeleyici  son derece  çarpık  ve demagojik fikirler  üretmektedirler  ve  aklın kabul  edemeyeceği hurafeleri savunmaktadırlar. Bunları  bilgili, kültürlü  görünmek  için yapmaktadırlar.   Akılları,  basiretleri bağlıdır.    Ayrılıkçı   ve   kötülükçü     fikirlerine    inatla bağlanmışlardır.   Bölücü  fikirleri  menfaat  hesapları   gereği savunmaktadırlar. Bunların  aslında kendilerine de kimseye de bir yararı yoktur. İnsanları tahrik edip birbirine kırdırmak, kan  ve gözyaşı  üzerinde   başa geçip saltanat  sürmek  istemektedirler. Öncü, önder, kahraman,..  olmak, halkın sırtına binmek ve  kitlelere  hükmetmek  gibi basit hesap ve  amaçları  vardır.  İşlerine geldiğinde tarihi olayları bile çarpıtmaktadırlar.  Sırf menfaatlerini   ve  egolarını tatmin etmek  için  insanları  felaketlere sürüklemek  çabasındadırlar. Çocukların masum yüzlerini ve  masum bakışlı  gözlerini  göz  ardı ederek  onların  körpe  zihinlerini bulandırmak ve mezhepçilik amacıyla  kinle, düşmanlıkla   doldurmak  yolunu  seçmektedirler. Oysa, cinnetlik  olarak  düşünülecek bunu   yapmak  kimsenin  hakkı  ve  haddi  olmamalıdır.   Ayrıca, inançlarla ilgili ayrılıkçı, çatıştırıcı  fikirlerin hiçbir  akli ve ahlaki tarafı bulunmamaktadır.

 

            İslam  dünyasında  ŞİİLİK, SÜNNİLİK,  ALEVİLİK  gibi  mezhep bölünmelerinin  aslında önemsenecek bir tarafı  yoktur.  Nitekim, aleviliğin  Hazreti Ali'yi sevmek olarak tanımlandığı göz  önünde tutulduğunda   islam  dünyasında Hazreti  Ali'yi   ve  oğullarını  sevmeyen   yoktur.    Şiiliğin   Hazreti   Muhammed'in   ölümünün arkasından   Hazreti   Ali'nin   halife   olmasını   savunanların oluşturduğu   siyasi  gruplaşma  (hareket)  olduğu   da   dikkate alındığında    hiç  kimsenin  Hazreti  Ali'ye  olumsuz   bakacağı düşünülemez.

 

            Hz.Muhammed  dört  Halife'den Hz.Ebubekir'in  kızı  Ayşe  ve Hz.Ömer'in  kızı  Hafsa  ile evlenmiş, Hz.Osman'a  da  önce  kızı Rukiye'yi, O'nun (M.S 614'de) ölümüyle de öbür kızı Ümmü Gülsüm'ü  eş olarak vermiştir. Hz.Ali'yi de kızı Fatma ile  evlendirmiştir. Böylece,  Hz.Muhammed (570-632) ilk iki halifeye damat,  son  iki halifeye   de   kayınpeder  olmuştur.  ((Muzaffer   ÖZDAĞ,   TÜRK ALEVİLİĞİNİN YÜKSELİŞİ, sayfa:4, 1998);  (Hürriyet, Ana  Britanica, cilt:23, sayfa:184))

 

            Hz.Muhammed M.S. 632'de  62 yaşında öldüğünde Hz.Ebubekir 60 yaşında,  Hz.Ömer  50 yaşında,  Hz.Osman 55  yaşında,  Hz.Ali  32 yaşındadır.    (Muzaffer  ÖZDAĞ,  TÜRK  ALEVİLİĞİNİN   YÜKSELİŞİ, sayfa:5, 1998)

 

            Kuran'ın  ayetlerinden,  yani  Allah'ın  emirlerinden   olan Bakara  Suresinin  62. ve yine  Maide  suresinin  69.ayetlerinde: "İman  edenlerle  (Müslümanlarla),  Museviler,  Hıristiyanlar  ve Sabilerden (üç semavi dinin dışında olanlardan) Allah'a ve  Ahret gününe  inananlar  ve  hayırlı  işler  işleyenler  Allah  katında mükâfatlarına     erecekler,    korkuya     uğramayacaklar     ve üzülmeyeceklerdir."  denilmektedir. Birbirinin aynı olan her  iki ayet,  Yüce Allah'ın insanlığa, müslümanlığa hoşgörülü  ve  geniş açılı  baktığını,   iyi  insan, iyi müslüman  olabilmek  için  bu hükümlerle  yetindiğini, kapalı giyim, başörtüsü, ibadet,  kurban kesme ve şeriat düzeni, din, mezhep, Arapça ve Arap kültürü  gibi konularda tercihlerde ve dayatmalarda bulunmadığını, hele  çağdaş insan  hakları,  özgürlükçü  laik  demokrasi,  özgürlükçü   akıl, özgürlükçü  felsefe ve müspet bilim karşıtı olmadığını açık  açık  ifade   etmektedir.  Bu  ayetlerin  hükümleri,  din   ve   mezhep farklılıklarını önemsemeyen  semavi müslümanlığı ve bunun yanında  laikliği  tarif  etmekte  ve bir  bakıma  telkin  de  etmektedir. Ayrıca,  sözü edilen iki ayeti desteklercesine  Bakara  suresinin 256.ayetinde islamda zorlama yoktur da denilmektedir.

 

            Tekrar   edilirse,   yukarıdaki  iki  ayet   Allah   katında kâfirlikten   kurtulunması   ve  cennetin  hakkedilebilmesi  için  Allah'a  ve Ahret gününe inanılması, iyi insan olunması  Allah'ın istediği   semavi   müslümanlığın  ihtiyacı   açısından   yeterli olmaktadır.  Buna karşılık, şeriatçi veya kökten dinci  akımların siyasetine mensup olanlar, Allah'a inanmayanlarla birlikte  başka dinden ve mezhepten  olanları ve hatta  Allah'a inansalar, Hazreti  Muhammedi peygamber kabul etseler, namaz kılsalar ve  islamın diğer şartlarını da yerine getirseler bile aslında Kuran ayetlerine ve Hazreti Peygamberin Hadislerine dayanmakla birlikte  tamamen  kul yapısı olan  şeriatçi düzende yaşamayı, kapalı giyinmeyi ve baş örtmeyi, başka dinden olanlara düşman olmayı  kabul etmeyenleri  ve  laiklik yanlılarını, hatta bazılarınca daha da  ileri gidilerek Araplığı temsil eden Arapça'yı,  Arap kültürünü  istemeyeneleri kâfir olarak suçlamaktadırlar.

 

            Şeriatçiler  ve  kökten dinciler, namaz  kılmayanları,  oruç tutmayanları,  mescide  inmeyenleri, camiye,  cumaya  ve   bayram namazına gitmeyenleri de kâfir (dinsiz) olarak  düşünmektedirler. Tarih  boyunca  alevilere  cephe almalarının  sebebi  de  bu  tür gerekçelerdir.   Bu   görüşler,   islamda   akılcılık,   aydınlık (Rönesans) yolunu açan iki ayetin  hükümlerine terstir.

 

            Siyasi   parti  hareketi  haline  gelen  şiilik  ve   siyasi sünnilik,  her  ikisi  de  şeriatçi  düzen  taraftarıdırlar.  Şii şeriatçilikte molla adlı din adamları, hıristiyan din adamlarında olduğu  şekilde  Allah ile kul arasına girmekte,  yani  iletişime  aracılık  etmekte  ve ruhban sınıfını  meydana  getirmektedirler. Bunları  yaparken    kutsallık da kazanmakta  ve  halkın  sırtına binmektedirler. Allah'ın sözcüsü ve gözcüsü (ayetullah)  görevini yapmaktadırlar.   Alevilik  ise  temelde Hazreti  Ali  ve  soyuna sevgiden yola çıkmakla ve şiilikten çok az etkilenmekle  birlikte daha  çok tarihin derinliklerinden gelen  geleneklere,  törelere, eski inançların kalıntılarına  ve bunların yanında laiklik karakterinde   ferdiyetçiliğe,   yani   laiklik   modelinde   yaşayışa bağlıdırlar.   Bu  özelliklerinden  dolayı  bazı  alevi   kökenli araştırmacılar  dahi  aleviliğin islam dışı ve  ayrı,  özgün  bir  toplum olduğu iddiasını ileri sürmektedirler (N.BİRDOĞAN). Ancak, mezhepçilikten  vazgeçmek yerine ısrarlı, ısrarcı  olmaktadırlar. Irkı, milliyeti, dili, kültürü ne olursa olsun ümmetçiliğe benzer bir yaklaşımla dünyadaki alevileri başlıbaşına bir millet  olarak telkin  etmeğe ve bir bayrak altında toplamaya  çalışmaktadırlar. Bazı avrupa ülkeleri bunu özellikle yapmaktadırlar.

 

            Türk  kökenli aleviler, Türk'ün ses bayrağı  Türkçeye,  Türk müziğine,  Türk  kültürüne  ve  Türk  kimliğine,  kısacası   Türk milliyetçiliğine  (Türklük  değerlerine)   tarih  boyunca   sahip çıkmışlar,  candan  bağlı olmuşlardır.  Buna  karşılık,  şeriatçi  sünnilerce  Türk'ün  ses  bayrağı  Türkçeden  vazgeçilip   yerine  Osmanlıca  alınmış ve hatta Arapça'nın devlet, eğitim  ve  kültür olması  bile düşünülmüştür. Türk milliyetçiliğini  canlandıracağı ve kuvvetlendireceği ve bunun şeriat devleti açısından  sakıncalı olacağı  gerekçesiyle Türk müziğiyle uğraşılması Türk insanına ve toplumuna yasak konusu yapılmıştır.  Aleviler kısa ve uzun vadede Arapça  ve  Arap  kültürüyle sonlanacak  sünni  şeriat  düzeninde yaşamayı  reddettiklerinden  şeriat  devleti  yönetimince  ve  bu akımın    taraftarlarınca  (şeriatçilerce,   kökten   dincilerce) karalanmışlar,   hatta   dinden   çıkmakla   (kâfirlikle)   itham edilmişlerdir.  Şeriatçiler  veya kökten dinciler,  bilerek  veya bilmeyerek   nihai  hedef  olarak  zihinlerine   yerleştirdikleri Arapça'yı,  Arap kültürünü, kısacası Araplaşmayı reddeden,  bunun yanında laikliği, demokrasiyi Türklükle birlikte kendilerinin  de yaşama güvencesi olarak  gören alevilere düşmanlık telkin  ederek mezhep  kavgası,  savaşı  çıkarmak  yoluna  gitmişlerdir.  Bundan dolayı,  Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gerçekleştirdiği  laiklik inkilabının  en az Kurtuluş Savaşımız kadar büyük  değeri,  önemi vardır.  Bu inkilabın aklı başında olan herkes  tarafından  büyük bir  titizlikle, heyecanla  savunulması, korunması, hele  Türkler arasında   mezhep  farklılıklarının  unutulması    gerekmektedir. Aleviler  ve  Türk kadınlar laikliğin ve  Atatürk  inkilaplarının bekçisi  konumundadırlar.(İngiliz Türkolog Alfred MANGO).  Kapalı giyimi  ve  başörtüsünü ısrarla savunan şeriatçiler  veya  kökten dinciler ise bu  düşüncenin tamamen tersine hareket  etmektedirler.

 

            Padişah  Abdülhamit2  tarafından  Türkçenin  atılıp   yerine Arapçanın  konması konusunda Türk Tarih Kurumu'nun 9  ciltlik  ve Osmanlı  Tarihi  adıyla  yayınladığı  kitapta  ilginç  bir   olay anlatılmaktadır. Olay, Abdülhamit2'nin ağzından:

 

            "Mebuslar Meclisi dağıldıktan sonra, Abdülhamit2, dil  işini kesin  olarak  çözmek makasadiyle  Arapça'nın  resmi  dil  olarak kabul edilmesini düşündüğünü şu suretle ifade etmektedir: "Arapça güzel  lisandır. Keşke vaktiyle resmi lisan Arapça  kabul  olunsa idi.  Hayrettin Paşa'nın sadrazamlığı zamanında Arapça'nın  resmi lisan olmasını ben teklif ettim. O zaman Sait Paşa başkâtip  idi. O  itiraz etti. Sonra Türklük kalmaz dedi.  O da boş  idi.  Neden kalmasın? Bilakis Araplarla daha sıkı rabıta olurdu. Zaten  bizim eskiden resmi evrakımız ele alınsa mealini, manasını anlamak için bir  tarafa  Ahteri lügatini bilmem hangi  kamusu  koymalı.  Öyle ancak güçlükle mana çıkarılabilir.

 

            Abdülhamit2'nin   bu   teklifi  yapması,   birçokları   gibi  Türkçe'nin  güzelliğini henüz kavramamış olmasından  dolayı  idi. Osmanlıca'yı Türkçe sanıyordu. Osmanlıca ise, gerçekten de  süslü olmasına rağmen, güzel değildi.  Mânayı kurtarmak için süsü  feda etmek düşüncesi, bu sebeple Abdülhamit2 devrinde de devam etti ve ilerlemeler  kaydetti."  (Osmanlı Tarihi, Ord.Prof.Dr.Enver  Ziya KARAL, 8.cilt,sayfa:402, İstibdat Devri Müesseseleri.)

 

            Sünniler gibi şiiler ve aleviler de peygamber soyunu kapsayan  ehl-i  beyte ve Hazreti Ali'nin soy  zincirini  oluşturan  12 İmama  büyük değer vermektedirler. Mezhep bölünmesine  bu  açıdan bakıldığında  ortada incir çekirdeğini dolduracak bir sorun  yoktur.   Ancak,  mezhep bölünmesini asıl  ortaya  çıkaran,  Hazreti Ali'yi  ve  Hazreti Hüseyin'i  kahraman,  mağdur,  mazlum  olarak tanıtan  ve  onlar  için göz yaşı  döktüren,  mezhep  bölünmesine damgasını  vuran önemli bir ayrıntı vardır ki,  islam  dünyasında dikkatten  uzak tutulmuştur ve tutulmaya devam  edilmektedir.  Bu ayrıntı  Hazreti Hüseyin'in İran hükümdarının kızı Şehribanu  ile evliliğidir.  Birkaç ciddi kaynak dışında buna rastlanılması  pek mümkün değildir.

 

            Tekrar edilecek olursa,mezhepçilerce gözden uzak tutulan  en önemli  ayrıntı,  İran Sasani  hükümdarı'nın  kızı  Şehribanu'nun Hazreti  Hüseyin  ile evlendirilmesi, Hazreti Ali ve  ailesi  ile İran  hükümdarı  ve  onun  şahsında  Türk  soyluların  çoğunlukta olduğu İran ahalisiyle  sıhri hısımlık tesis edilmesidir. Ayrıca, 12  imamın  ilk üçünden  sonrasının  Hazreti  Hüseyin'in   İranlı gelin Şehribanu ile evliliğinden dünyaya gelen  4.imam Ali Zeynel ABİDİN'in  oluşturduğu  soy   zincirinin  halkalarını(12   imamı) meydana getirmesidir.  Şii ve alevi cemaat temsilcilerince bunlar ağza alınmamaktadır. Sünnilerce hiç bilinmemektedir.  Araştırmacı yazarlarca bunların uzağında durulmaktadır. Alevilik ve  şiilikle ilgisi   olmayan ayrıntılar ( tarihsel kültür mirası ve   otantik kültür  farklılıkları)   bu iki grubun öğesi ve  özelliği  olarak yansıtılmaktadır.

 

            1965  yılından  bu tarafa çok ciddi ve  geniş   kaynaklardan zahmetlice  derlenen  bilgilerle 2001 yılında  ALEVİLİK,  ŞİİLİK, SÜNNİLİK konulu yeni bir kitap yayınlamış bulunuyorum. Bu kitapta müslümanlar  arasında mezhep ayrılığının ve ayrımının son  derece  yanlış ve abartılmış olduğu ortaya konmuştur.

 

            Alevilik,  Şiilik herşeyden önce ve öncelikli olarak  Hz.Muhammed'in amcasının oğlu ve kendisinin damadı ve dinsel  mirasını temsil  eden  Hz.Ali'nin  ve  O'nun  soy  zincirinden  gelenlerin imamlığını  ve  halifeliğini kabul  edenlerin,  destekleyenlerin, O'nu ve soyundan gelenleri kalbten büyük bir sevgiyle  sevenlerin  oluşturduğu  kesimdir.  Bu sevginin  temelinde,  Hz.Ali'nin  İran halkı tarafından Tanrı kabul edilen İran hükümdarı  Yezdigerd3'ün kızı  ve  4.imam olan Ali Zeynel Abidin'in  annesi   Şehribanu'yu oğlu Hz.Hüseyin'e (626-680)  eş alarak hem İran hükümdarıyla  hem de  hükümdarın şahsında İran ahalisiyle de sıhri  hısımlık  tesis etmesi  bulunmaktadır. Ayrıca, ikinci önemli  sebep,  kendisinden önceki  halifeler  zamanında,  Arap  orduları  gönderilerek  İran halkına  büyük zarar, acı verilmesine ve bu  ülke  yağmalanmasına karşılık,  Hazreti Ali'nin bu ülkeye ve  halkına  hiçbir  kötülük yapmamış olmasıdır.

 

            Kadisiye  Meydan Savaşı, MS 637'de İran'a bağlı  Kadisiye'de İran  ve  İslam  Arap orduları arasında  cereyan  etmiştir.  İran ordularını efsane İranlı kahraman Zaloğlu Rüstem, Arap ordularını Saad İbni Vakkas yönetmiştir. Bu savaşta İran orduları  yenilmiş, Zaloğlu  Rüstem öldürülmüş ve İran ciddi şekilde  yağmalanmıştır. Halk büyük acılara sürüklenmiştir.

 

            Ülkemizdeki    aleviler,    13.yüzyılda    Moğol    istilası başlayıncaya  kadar İran'da yaşayan ve istilanın  arkasından  can havliyle Anadolu'ya göç eden Türk ve başka etnik kökenli kavimler olup İran'ın eski ahalisindendirler. Hz.Ali'ye ve soyuna kuvvetli gönül bağı ile bağlanmışlardır. Anadolu'ya göç etmekle bu kuvvetli  sevgi  ve bağlılığı da taşımışlardır.  (Prof.Dr.Faruk  SÜMER, Prof.Dr. Osman TURAN, Ankara Türkocağında 1963 yılanda verdikleri bir Konferans)

 

            Hz.Ali, Peygamber'in çok sevdiği, şerefli görevler  verdiği, ölünce  kendisinin  yerine  geçmesini  istediği  bir   yakınıdır, amcasının  oğludur, kızı Fatma'nın kocası olup damadıdır.  İslami inançlarının  mirasçısıdır.  O  savaşlarda  islam  adına    büyük kahramanlık göstererek Allah'ın aslanı sıfatını hak kazanmıştır.

 

            Kuran ayetlerinin  ve Peygamberin hadislerinin  dışına çıkan bazı  batıni mezhepler Hazreti Ali'yi,  bazıları da kendi  mezheplerinin imamlarını Tanrı'laştırmışlardır.   Alevilikte, şiilikte veya batınilikte Hazreti Ali'ye, oğlu Hazreti Hüseyin'e  ve O'nun soyundan  gelenlere aşırı  (abartılmış) derecede sevgi, saygı  ve bağlılık sözkonusudur. Birincisi Hz.Ali'nin kendisi ve  sonuncusu da  (onikincisi)  Mehdi adını taşıyan  imamlar,   Hz.Ali'nin  soy zinciri  olup Oniki İmam olarak anılmaktadır. Şiilikte ve  alevilikte  onlara   aşırı (OLAĞANÜSTÜ)  sevgi,  bağlılık,  tutkunluk, düşkünlük göze çarpmakta ve bu olay İran insan coğrafyasında daha çok  yoğunlaşmaktadır. Hz.Hüseyin'in Kerbela'da   şehit  edilmesi  aşırı matem törenleriyle ve işkence gösterileriyle  anılmaktadır.  Hazreti  Muhammed  (570-632) 'in ailesinden  (soyundan)  olanları içine alan Ehl-i Beyt'e, onun içinde en öne çıkmış Hazreti Ali'ye ve   çocuklarına   aşırı  düşkünlük  dikkat   çekicidir.   Ancak, Hz.Hüseyin'e   gösterilen  ilgi  ağır  basmaktadır.   O   oldukça farklıdır,  İranlılar,  aleviler, şiiler nezdinde çok  farklı  ve seçkin  bir değeri vardır.  Düşünen herkesin zihnine başka  Halifeler de var iken niye Hz.Ali veya Hz.Ali'nin başka çocukları var iken  ve bunlardan ikisi daha Hz.Hüseyin ile birlikte  Kerbela'da şehit  düşmüşken  niye ille Hz.Hüseyin, niye Ali  Zeynel  Abidin, niye  Muhammed  BAKIR,  niye Caferi SADIK?  ve  bunları  kapsayan biçimde    niye  Oniki  İmam?..  soruları  ister  istemez    akla takılmaktadır.   Hele  Kerbela'da  10  Ekim   (Muharrem)   680'de Hz.Hüseyin ile birlikte şehit düşen  Kamer-i Beni Haşim ile  Bab-ül  Havaiç  namiyle  anılan Ebu-Fazl Abbas    (Sabah  Meydan  Larousse,  9.cilt, sayfa: 265, sütun:3, paragraf: 1 ve 2)  isimlerinde    iki   kardeşi,   yani   Hz.Ali'nin,   anneleri    Hazneti Hüseyin'inkinden  ayrı iki oğlu  daha var iken  matem  günlerinde onların adı niye anılmaz? Kerbela şehitlerinden Ebu-Fazl Abbas'ın türbesi  de kardeşi Hazreti Hüseyin'inkiyle yanyanadır.   Onların matemlerde  gariban  kalmasının veya  matemlerde   anılmamasının, onlar için gözyaşı dökülmemesinin asıl sebebi Hazreti  Hüseyin'in İranlıların   eniştesi  olmasıdır.   Bunların   matem   gündemine alındıkları  görülmez. 10 Muharrem (Ekim) törenleri  sadece  veya genellikle  İran hükümdarının damadı Hz.Hüseyin  üzerine  cereyan etmektedir.

 

            İranlı  mollalarca 10 Muharrem törenlerinde halkın  kitlesel hipnoza tabi tutularak halkın basiretinin bağlandığının, bu yolla  gizli İrancılık, İran ırkçılığı yapıldığının ve bunun Fars soyundan olmayanların kandırılması, sindirilmesi için  kullanıldığının  düşünülmesi uygun düşmektedir.

 

            Alevilikte  ve  şiilikte  büyük  önem  taşıyan  Oniki   İmam hatırlanmak istendiğinde:

 

1.     .İmam Hazreti Ali,

2.     .İmam Hazreti Hasan,

3.     .İmam Hazreti Hüseyin, (Sasani Hükümdarı Yezdigerd3'ün kızı Şehribanu'nun    kocası, İran ahalisinin eniştesi)

 

4.     İmam Ali Zeynel ABİDİN, (Hz.Hüseyin ve  Şehribanu'dan doğmadır, karısı Hz.Hasan'ın kızı Fatma'dır.  4.imama dedesine atıfta bulunularak Hz.Ali de denilmektedir.)

 

5.     İmam Muhammet BAKIR,

6.     İmam Cafer SADIK,

7.     İmam Musa KAZIM,

8.     İmam  Ali Rıza,

9.     İmam Muhammed Ali Rıza el-Cevat, (Muhammed TAKİ)

10. İmam Ali El HADİ, (Ali NAKİ)

11. İmam Hasan el-ASKERİ,

12. İmam  Mehdi (Hasan El-MEHDİ, Muhammed bin  Hasan  El-MEHDİ).

 

 

olarak sıralanmaktadır.  Hazreti Hasan'ın arkasındaki Hüseyin'den  sonra  gelenlerden  her  biri  bir   sonrakinin  babasıdır.  Bazı kitaplarda  4.imam  Ali  Zeynel Abidin veya  Zeynel  Abidin  Ali, dedesinden  dolayı Hz.Ali olarak da anılmaktadır.

 

          Alevilik ve şiilikle ilgili araştırmalarda ve açık  oturumlarda Hazreti Hüseyin ve İranlı gelin Şehribanu evliliğinin islam dünyasında sadece duygusal  olarak nitelenebilecek bir  bölünmeye taban  ve  temel  oluşturduğu,  İrandaki  alevi  kitlelerin  daha sonraları   Moğol istilasının önü sıra  -canlarını  kurtarabilmek bakımından-  can  havliyle   Anadolu'ya  göç  ettikleri   gözardı edilmiştir   ve   edilmeye  devam   edilmektedir.    Bu   konunun araştırılması her nedense ihmal edilmiştir. İlk defa tarafımızdan ortaya  konmuş  ve özellikle  yorumlanmış  olmaktadır.  1965-2000 arasında,  yani  35 yılllık sürede bu  konu  tarafımızdan  tespit edilmesine  karşın  zihne takılan birçok soruya  cevap  aranması, sağlam  kaynaklara dayanılması ihtiyacı  yıllar almıştır.  Mezhep bölünmesiyle  ilgili asıl sebep konusunda alevi ve sünni  kesimin önde gelenlerince de bunun farkında olunmadığı gözlenmektedir.

 

         Doğu  kültüründe  kan hısımlığı ve  sıhri  hısımlık  oldukça kuvvetli  bağ  teşkil etmektedir. Kaldı ki, sünnet  olan  çocuğun kucağa  alınmasından  ortaya çıkan kirvelik bile tek  başına  çok kuvvetli bir gönül bağı oluşturmaktadır. Doğal olarak,  dünürlük, eniştelik bunu da aşan çok kuvvetli bir bağdır.

 

         Yeniden  kısaca  tekrarlanacak olursa,  aleviler  ve  şiiler tarafından niye Hz.Ali, ille de Ali  ve ille de nesilleri  (Oniki İmama)    konusunda  aşırı  sevgileri  böylece   önemli  derecede aydınlatılmıştır.  Anadoludaki  alevilerin Hazreti  Ali'ye  aşırı derecede  bağlı  olmaları, eski İran'ın yerlisi  olmalarından  ve İran  Sasani Hükümdarı'nın şahsında Hazreti Ali  ailesiyle  sıhri hısımlık  tesis etmelerinden, siyasi destek  vermelerinden  ileri gelmektedir.  Nitekim, alevi Türkler ve Türk  olmayan  alevi'ler,  Moğol  istilasının  önü  sıra  Anadolu'ya  gelerek    Moğollardan canlarını kurtarmaya çalışmışlardır. Moğol istilasıyla Anadolu'ya doluşmadan önce Halifelik tartışmasında İran tarafı olarak Hazreti  Ali'yi desteklemişlerdir. Tekrarlanacak olursa, bunun  gerçek sebebi,  Hazreti Ali'nin oğlu Hazreti Hüseyin'e İran'ının  Sasani Hükümdarı  YEZDİGERD3 'ün kızı ŞEHRİBANU'yu almış olması ve  İran hükümdarıyla  ve  onun şahsında İran  ahalisiyle  sıhri  hısımlık tesis etmesidir.

-----------------------------------------------------------------

BAŞLICA KAYNAKLAR:

---------------------

1.           TÜRK ANSİKLOPEDİSİ, MEB, 1980,  SASANİLER, 28.CİLT,  sayfa:171,

          1.sütun, son paragraf,

2.           .Prof.Dr.Cemal SOFUOĞLU, Prof.Dr. Avni İLHAN,  ALEVİLİK

         BEKTAŞİLİK  TARTIŞMALARI,  Diyanet  İşleri  Başkanlığı  yayını,     1997, 

          sayfa:40).

3.           Cemal BARDAKÇI, (Eski Valilerden), ALEVİLİK BEKTAŞİLİK  AHİLİK,

         1970 ANKARA, 4.Baskı, sayfa:19.

4.           .Muzaffer  ÖZDAĞ, TÜRK ALEVİLİĞİNİN YÜKSELİŞİ, sayfa:21,  1998).

5.           .Hazreti Hüseyin'in Kerbela'da şehit düşen baba bir anne ayrı

          şehit iki kardeşi daha olduğu: (Sabah Meydan Larousse,  9.cilt,

6.            sayfa: 265, sütun:3, paragraf: 1 ve 2).

 

20 EYLÜL 2003

31 OCAK  2005

Alptekin ERDOĞAN

Araştırmacı

(Emekli DPT Daire Başkanı ve  Müşaviri)

17 Mart 2005


Degerli  aydın ve seçkinler,

Ben  son 22 yılı DPT'de olmak üzere 44 yıllık devlet hizmetinden sonra emekli oldum.
Araştırmacı, özgür düşünceli ve sorgulayıcı bir kişiliğe sahibim.Türk dünyasının sorunlarıyla
yakından ilgilenmekteyim.

1. Ben ALEVİLİK, SÜNNİLİK, ŞİİLİK konusunda 1965-2000 yılları arasında 35 yıl süren bir araştırmamı kitap haline getirip 2001 yılında yayınlamış bulunuyorum. Bu araştırmayla  Türk dünyasına büyük hizmet ettiğiimi düşünüyorum. Çünkü, içindeki bilgileri alevi ve sünni ileri gelenleri, aydın seçkinler ve  halk bilmiyor. Nitekim,  İran  Sasani hükümdarı Yezdigert3'ün kızı Şehribanu'nun Hazreti Hüseyin ile evlenmesi ve 4.imam Ali Zeynel ABİDİN 'den başlayıp 12.imama kadar uzanan  imam soy zincirinin  bu evlilikten  oluşması, ayrıca Hazreti Hüseyin'in Kerbala'da şehit edilen baba bir anne ayrı, Ebu Fazl Abbas ve Kameri Beni Haşim adlarında iki kardeşi daha olmasına rağmen matemlerde bunların anılmaması, adlarının hiç geçmemesi    konunun püf noktasını oluşturuyor.  Bence alevilik, sünnilik arasındaki fark incir çekirdeğini doldurmaz. Kitabın 7 sayfalık yeni bir özetini değerlendirrmenize sunuyor, ilgiyle değerlendirmenizi diliyorum.

  2.  Son zamanlarda internetten hacet namazı kılma çağrı mesajları sıkça gelmektedir. Gecenin saat üçünde  hacet namazı kılınması istenmektedir. Bu çağrıların amacı ve özü :Türk milletinin, islam dünyasının  içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulmasının namazlarla, dualarla mümkün olacağı telkin edilmektedir.. Oysa, Türk milletinin çağdaş uygarlığın gerisinde kalmaktan kurtulması, karşılaşılan sıkıntıların aşılması için  Atatürk Devrimlerinin temel alınması, Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir inancıyla hareket edilmesi,  müspet bilim ve teknoloji konusunda hamleler yapılması, çalışılması, üretilmesi ve özellikle sanayileşmenin ihtiyaç gösterdiği ekipmanların. savunma donanımlarının  üretilmesi ve ihraç edilmesi en ve tek  gerçekçi çözüm yoludur.. Milletçe çekilen sıkıntıların, karşılaşılan tehlikelerin aşılmasının Allah'a havale edilmesi doğru değildir. Namazla, duayla sıkıntıların üstesinden gelineceğinin düşünülmesi  büyük yanlışlık olması yanında asıl sorumluluklardan, görevlerden kaçılması ve safsatalara sığınılması olmaktadır. Nitekim, Hacet Namazlarıyla sıkıntılara çözüm aranması hurafe, safsata  ve tembel işi olmaktan öteye gitmez. Laiklik ve demokrasinin korunması ve teokratik düzen özlemlerinin söndürülmesi  açısından ferah, hoşgörülü, laik  ve semavi müslümanlığı telkin eden   Bakara Suresinin 62 ve Maide suresinin 69'uncu ayetlerinin hükümlerinin  dikkatle değerlendirilmesinin büyük yarar sağlayacağına inanmaktayım.. Ekteki iki metni  en içten dileklerimle degerlendirmenize sunuyorum. Saygılarımla.
                                    
 Alptekin ERDOĞAN

Emekli DPT Daire Başkanı  
alptekinerdogan@tr.net

|  Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com