Alptekin ERDOĞAN
İSLAM DÜNYASINDA ALEVİLİK,ŞİİLİK
ve
SÜNNİLİK BÖLÜNMESİ OLAYININ GERÇEKÇİ AÇIKLANMASI - 2001
YILINDA YAYINLANAN KİTABIN ÖZETİ-
Bugüne kadar islam dünyasında ALEVİ, Şİİ, SÜNNİ mezhep
bölünmesine ışık tuttuğunu, gerçekleri açıkladığını düşünen, iddia eden
ve gerçek bilgi diye hurafeleri ve bunun yanında doğru olsa bile işe yaramaz
bilgileri ileri süren çoğu araştırmacıların yazılarında, eserlerinde,
radyolardan ve televizyonlardan kamuoyuna yansıyan konuşmalarında asıl
gerçeğin bilinmediği ve bir türlü ortaya konmadığı gözlenmektedir. Hemen
kısaca belirtelim ki, bu gerçek Hazreti Ali'nin İran hükümdarının kızı
Şehribanu'yu oğlu Hazreti Hüseyin'e alması ve İran hükümdarıyla dünür
olması ve o'nun şahsında İran halkıyla sıhri hısımlık tesis etmesi,
Hazreti Hüseyin'in de enişte olarak İran halkının sempatisini ve sevgisini
kazanmasıdır. İslam mezheplerinin arasında aslında önemsenecek hiçbir
fark olmadığı ve islam dünyasının mezhepçe bir bütün olması gerektiği
halde mevcut mezhepler, ısrarla, zorla mezhepçilik yapanların marifetiyle
alıp başlarını gitmeğe devam etmektedir. Atatürk Türkiyesi laikliğinin
yerine geçirilmek istenen ve son derece özgürlükçü görünen Batı (AB)
tipi laiklik de buna yataklık etmektedir. Mezhepçilere kanat
germektedir. İslam dünyası karanlıktan kurtarılmak yerine büsbütün
karanlığa ve karışıklığa sürüklenmeye çalışılmaktadır.
21.yüzyıl aydınlanma, sorgulama, yani fikir, inanç
taassubundan kurtulma, gerçekçi düşünme çağıdır. Özellikle Allah'ın tek
olduğuna, O'nun bütün canlıları, cansızları (evreni) yarattığına
inananların, insanların kardeşliğini kabul etmeleri, Kuran'ın Bakara
suresinin 62 ve Maide Suresinin 69.ayetinde tarif edilen semavi müslümanlık
fikrinde birleşmeleri, tarihte yaşanan acı olayların etkisinden
kurtulmaları, kaderde, tasada, kıvançta bir bütün olmayı, güzel şeyleri
paylaşmayı, dünya barışı, refahı konularında ortak ve dayanışma içinde
olmayı düşünmeleri gerekmektedir.
Hal böyle olması gerekirken, kimi insanlar inanç
özgürlüğünden ve inancını seçme hakkından yararlandığında bu hakkını,
insanları ve toplumları birbirine düşürmek için değil tam tersine
barıştırmak için kullanmalıdırlar. Din, mezhep, tarikat inançlarını,
tercihlerini kimseye baskı yapmadan kendi başlarına yaşamak üzere
seçmelidirler.
Kimi insanlar temel insan hakları, laiklik, demokrasi gibi
değerleri hırsları uğruna sömürerek yukarıdaki düşüncenin aksine insanları,
ulusları, inanç gruplarını birbirine karşı yönlendirmekte,
kışkırtmakta, düşman hale getirip çatıştırmaktadır. Özellikle
din, mezhep, tarikat, ırk ve milliyet ayrımı gibi konuları
körüklemektedirler. Bundan kendileri için yarar ummaktadırlar. Dincilik,
mezhepçilik, tarikatçilik gibi konularda hurafe fikirlerle vakit
geçirenler ülkenin vatanın bütünlüğünü, millet ve milliyet birliğini
dahi zedeleyici son derece çarpık ve demagojik fikirler üretmektedirler
ve aklın kabul edemeyeceği hurafeleri savunmaktadırlar. Bunları bilgili,
kültürlü görünmek için yapmaktadırlar. Akılları, basiretleri bağlıdır.
Ayrılıkçı ve kötülükçü fikirlerine inatla bağlanmışlardır.
Bölücü fikirleri menfaat hesapları gereği savunmaktadırlar. Bunların
aslında kendilerine de kimseye de bir yararı yoktur. İnsanları tahrik edip
birbirine kırdırmak, kan ve gözyaşı üzerinde başa geçip saltanat sürmek
istemektedirler. Öncü, önder, kahraman,.. olmak, halkın sırtına binmek ve
kitlelere hükmetmek gibi basit hesap ve amaçları vardır. İşlerine
geldiğinde tarihi olayları bile çarpıtmaktadırlar. Sırf menfaatlerini ve
egolarını tatmin etmek için insanları felaketlere sürüklemek
çabasındadırlar. Çocukların masum yüzlerini ve masum bakışlı gözlerini
göz ardı ederek onların körpe zihinlerini bulandırmak ve mezhepçilik
amacıyla kinle, düşmanlıkla doldurmak yolunu seçmektedirler. Oysa,
cinnetlik olarak düşünülecek bunu yapmak kimsenin hakkı ve haddi
olmamalıdır. Ayrıca, inançlarla ilgili ayrılıkçı, çatıştırıcı fikirlerin
hiçbir akli ve ahlaki tarafı bulunmamaktadır.
İslam dünyasında ŞİİLİK, SÜNNİLİK, ALEVİLİK gibi mezhep
bölünmelerinin aslında önemsenecek bir tarafı yoktur. Nitekim,
aleviliğin Hazreti Ali'yi sevmek olarak tanımlandığı göz önünde
tutulduğunda islam dünyasında Hazreti Ali'yi ve oğullarını
sevmeyen yoktur. Şiiliğin Hazreti Muhammed'in ölümünün
arkasından Hazreti Ali'nin halife olmasını savunanların
oluşturduğu siyasi gruplaşma (hareket) olduğu da dikkate
alındığında hiç kimsenin Hazreti Ali'ye olumsuz bakacağı
düşünülemez.
Hz.Muhammed dört Halife'den Hz.Ebubekir'in kızı Ayşe ve
Hz.Ömer'in kızı Hafsa ile evlenmiş, Hz.Osman'a da önce kızı Rukiye'yi,
O'nun (M.S 614'de) ölümüyle de öbür kızı Ümmü Gülsüm'ü eş olarak vermiştir.
Hz.Ali'yi de kızı Fatma ile evlendirmiştir. Böylece, Hz.Muhammed (570-632)
ilk iki halifeye damat, son iki halifeye de kayınpeder olmuştur.
((Muzaffer ÖZDAĞ, TÜRK ALEVİLİĞİNİN YÜKSELİŞİ, sayfa:4, 1998);
(Hürriyet, Ana Britanica, cilt:23, sayfa:184))
Hz.Muhammed M.S. 632'de 62 yaşında öldüğünde Hz.Ebubekir 60
yaşında, Hz.Ömer 50 yaşında, Hz.Osman 55 yaşında, Hz.Ali 32
yaşındadır. (Muzaffer ÖZDAĞ, TÜRK ALEVİLİĞİNİN YÜKSELİŞİ, sayfa:5,
1998)
Kuran'ın ayetlerinden, yani Allah'ın emirlerinden olan
Bakara Suresinin 62. ve yine Maide suresinin 69.ayetlerinde: "İman
edenlerle (Müslümanlarla), Museviler, Hıristiyanlar ve Sabilerden (üç
semavi dinin dışında olanlardan) Allah'a ve Ahret gününe inananlar ve
hayırlı işler işleyenler Allah katında mükâfatlarına erecekler,
korkuya uğramayacaklar ve üzülmeyeceklerdir." denilmektedir.
Birbirinin aynı olan her iki ayet, Yüce Allah'ın insanlığa, müslümanlığa
hoşgörülü ve geniş açılı baktığını, iyi insan, iyi müslüman
olabilmek için bu hükümlerle yetindiğini, kapalı giyim, başörtüsü,
ibadet, kurban kesme ve şeriat düzeni, din, mezhep, Arapça ve Arap kültürü
gibi konularda tercihlerde ve dayatmalarda bulunmadığını, hele çağdaş
insan hakları, özgürlükçü laik demokrasi, özgürlükçü akıl,
özgürlükçü felsefe ve müspet bilim karşıtı olmadığını açık açık ifade
etmektedir. Bu ayetlerin hükümleri, din ve mezhep farklılıklarını
önemsemeyen semavi müslümanlığı ve bunun yanında laikliği tarif etmekte
ve bir bakıma telkin de etmektedir. Ayrıca, sözü edilen iki ayeti
desteklercesine Bakara suresinin 256.ayetinde islamda zorlama yoktur da
denilmektedir.
Tekrar edilirse, yukarıdaki iki ayet Allah katında
kâfirlikten kurtulunması ve cennetin hakkedilebilmesi için Allah'a
ve Ahret gününe inanılması, iyi insan olunması Allah'ın istediği semavi
müslümanlığın ihtiyacı açısından yeterli olmaktadır. Buna karşılık,
şeriatçi veya kökten dinci akımların siyasetine mensup olanlar, Allah'a
inanmayanlarla birlikte başka dinden ve mezhepten olanları ve hatta
Allah'a inansalar, Hazreti Muhammedi peygamber kabul etseler, namaz
kılsalar ve islamın diğer şartlarını da yerine getirseler bile aslında
Kuran ayetlerine ve Hazreti Peygamberin Hadislerine dayanmakla birlikte
tamamen kul yapısı olan şeriatçi düzende yaşamayı, kapalı giyinmeyi ve baş
örtmeyi, başka dinden olanlara düşman olmayı kabul etmeyenleri ve laiklik
yanlılarını, hatta bazılarınca daha da ileri gidilerek Araplığı temsil eden
Arapça'yı, Arap kültürünü istemeyeneleri kâfir olarak suçlamaktadırlar.
Şeriatçiler ve kökten dinciler, namaz kılmayanları, oruç
tutmayanları, mescide inmeyenleri, camiye, cumaya ve bayram namazına
gitmeyenleri de kâfir (dinsiz) olarak düşünmektedirler. Tarih boyunca
alevilere cephe almalarının sebebi de bu tür gerekçelerdir. Bu
görüşler, islamda akılcılık, aydınlık (Rönesans) yolunu açan iki
ayetin hükümlerine terstir.
Siyasi parti hareketi haline gelen şiilik ve siyasi
sünnilik, her ikisi de şeriatçi düzen taraftarıdırlar. Şii
şeriatçilikte molla adlı din adamları, hıristiyan din adamlarında olduğu
şekilde Allah ile kul arasına girmekte, yani iletişime aracılık
etmekte ve ruhban sınıfını meydana getirmektedirler. Bunları yaparken
kutsallık da kazanmakta ve halkın sırtına binmektedirler. Allah'ın
sözcüsü ve gözcüsü (ayetullah) görevini yapmaktadırlar. Alevilik ise
temelde Hazreti Ali ve soyuna sevgiden yola çıkmakla ve şiilikten çok az
etkilenmekle birlikte daha çok tarihin derinliklerinden gelen
geleneklere, törelere, eski inançların kalıntılarına ve bunların yanında
laiklik karakterinde ferdiyetçiliğe, yani laiklik modelinde
yaşayışa bağlıdırlar. Bu özelliklerinden dolayı bazı alevi kökenli
araştırmacılar dahi aleviliğin islam dışı ve ayrı, özgün bir toplum
olduğu iddiasını ileri sürmektedirler (N.BİRDOĞAN). Ancak, mezhepçilikten
vazgeçmek yerine ısrarlı, ısrarcı olmaktadırlar. Irkı, milliyeti, dili,
kültürü ne olursa olsun ümmetçiliğe benzer bir yaklaşımla dünyadaki
alevileri başlıbaşına bir millet olarak telkin etmeğe ve bir bayrak
altında toplamaya çalışmaktadırlar. Bazı avrupa ülkeleri bunu özellikle
yapmaktadırlar.
Türk kökenli aleviler, Türk'ün ses bayrağı Türkçeye, Türk
müziğine, Türk kültürüne ve Türk kimliğine, kısacası Türk
milliyetçiliğine (Türklük değerlerine) tarih boyunca sahip
çıkmışlar, candan bağlı olmuşlardır. Buna karşılık, şeriatçi
sünnilerce Türk'ün ses bayrağı Türkçeden vazgeçilip yerine
Osmanlıca alınmış ve hatta Arapça'nın devlet, eğitim ve kültür olması
bile düşünülmüştür. Türk milliyetçiliğini canlandıracağı ve
kuvvetlendireceği ve bunun şeriat devleti açısından sakıncalı olacağı
gerekçesiyle Türk müziğiyle uğraşılması Türk insanına ve toplumuna yasak
konusu yapılmıştır. Aleviler kısa ve uzun vadede Arapça ve Arap
kültürüyle sonlanacak sünni şeriat düzeninde yaşamayı reddettiklerinden
şeriat devleti yönetimince ve bu akımın taraftarlarınca
(şeriatçilerce, kökten dincilerce) karalanmışlar, hatta dinden
çıkmakla (kâfirlikle) itham edilmişlerdir. Şeriatçiler veya kökten
dinciler, bilerek veya bilmeyerek nihai hedef olarak zihinlerine
yerleştirdikleri Arapça'yı, Arap kültürünü, kısacası Araplaşmayı reddeden,
bunun yanında laikliği, demokrasiyi Türklükle birlikte kendilerinin de
yaşama güvencesi olarak gören alevilere düşmanlık telkin ederek mezhep
kavgası, savaşı çıkarmak yoluna gitmişlerdir. Bundan dolayı, Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin gerçekleştirdiği laiklik inkilabının en az Kurtuluş
Savaşımız kadar büyük değeri, önemi vardır. Bu inkilabın aklı başında
olan herkes tarafından büyük bir titizlikle, heyecanla savunulması,
korunması, hele Türkler arasında mezhep farklılıklarının unutulması
gerekmektedir. Aleviler ve Türk kadınlar laikliğin ve Atatürk
inkilaplarının bekçisi konumundadırlar.(İngiliz Türkolog Alfred MANGO).
Kapalı giyimi ve başörtüsünü ısrarla savunan şeriatçiler veya kökten
dinciler ise bu düşüncenin tamamen tersine hareket etmektedirler.
Padişah Abdülhamit2 tarafından Türkçenin atılıp yerine
Arapçanın konması konusunda Türk Tarih Kurumu'nun 9 ciltlik ve Osmanlı
Tarihi adıyla yayınladığı kitapta ilginç bir olay anlatılmaktadır.
Olay, Abdülhamit2'nin ağzından:
"Mebuslar Meclisi dağıldıktan sonra, Abdülhamit2, dil işini
kesin olarak çözmek makasadiyle Arapça'nın resmi dil olarak kabul
edilmesini düşündüğünü şu suretle ifade etmektedir: "Arapça güzel lisandır.
Keşke vaktiyle resmi lisan Arapça kabul olunsa idi. Hayrettin Paşa'nın
sadrazamlığı zamanında Arapça'nın resmi lisan olmasını ben teklif ettim. O
zaman Sait Paşa başkâtip idi. O itiraz etti. Sonra Türklük kalmaz dedi. O
da boş idi. Neden kalmasın? Bilakis Araplarla daha sıkı rabıta olurdu.
Zaten bizim eskiden resmi evrakımız ele alınsa mealini, manasını anlamak
için bir tarafa Ahteri lügatini bilmem hangi kamusu koymalı. Öyle ancak
güçlükle mana çıkarılabilir.
Abdülhamit2'nin bu teklifi yapması, birçokları gibi
Türkçe'nin güzelliğini henüz kavramamış olmasından dolayı idi.
Osmanlıca'yı Türkçe sanıyordu. Osmanlıca ise, gerçekten de süslü olmasına
rağmen, güzel değildi. Mânayı kurtarmak için süsü feda etmek düşüncesi, bu
sebeple Abdülhamit2 devrinde de devam etti ve ilerlemeler kaydetti."
(Osmanlı Tarihi, Ord.Prof.Dr.Enver Ziya KARAL, 8.cilt,sayfa:402, İstibdat
Devri Müesseseleri.)
Sünniler gibi şiiler ve aleviler de peygamber soyunu kapsayan
ehl-i beyte ve Hazreti Ali'nin soy zincirini oluşturan 12 İmama büyük
değer vermektedirler. Mezhep bölünmesine bu açıdan bakıldığında ortada
incir çekirdeğini dolduracak bir sorun yoktur. Ancak, mezhep bölünmesini
asıl ortaya çıkaran, Hazreti Ali'yi ve Hazreti Hüseyin'i kahraman,
mağdur, mazlum olarak tanıtan ve onlar için göz yaşı döktüren,
mezhep bölünmesine damgasını vuran önemli bir ayrıntı vardır ki, islam
dünyasında dikkatten uzak tutulmuştur ve tutulmaya devam edilmektedir. Bu
ayrıntı Hazreti Hüseyin'in İran hükümdarının kızı Şehribanu ile
evliliğidir. Birkaç ciddi kaynak dışında buna rastlanılması pek mümkün
değildir.
Tekrar edilecek olursa,mezhepçilerce gözden uzak tutulan en
önemli ayrıntı, İran Sasani hükümdarı'nın kızı Şehribanu'nun Hazreti
Hüseyin ile evlendirilmesi, Hazreti Ali ve ailesi ile İran hükümdarı
ve onun şahsında Türk soyluların çoğunlukta olduğu İran ahalisiyle
sıhri hısımlık tesis edilmesidir. Ayrıca, 12 imamın ilk üçünden
sonrasının Hazreti Hüseyin'in İranlı gelin Şehribanu ile evliliğinden
dünyaya gelen 4.imam Ali Zeynel ABİDİN'in oluşturduğu soy zincirinin
halkalarını(12 imamı) meydana getirmesidir. Şii ve alevi cemaat
temsilcilerince bunlar ağza alınmamaktadır. Sünnilerce hiç bilinmemektedir.
Araştırmacı yazarlarca bunların uzağında durulmaktadır. Alevilik ve
şiilikle ilgisi olmayan ayrıntılar ( tarihsel kültür mirası ve otantik
kültür farklılıkları) bu iki grubun öğesi ve özelliği olarak
yansıtılmaktadır.
1965 yılından bu tarafa çok ciddi ve geniş kaynaklardan
zahmetlice derlenen bilgilerle 2001 yılında ALEVİLİK, ŞİİLİK, SÜNNİLİK
konulu yeni bir kitap yayınlamış bulunuyorum. Bu kitapta müslümanlar
arasında mezhep ayrılığının ve ayrımının son derece yanlış ve abartılmış
olduğu ortaya konmuştur.
Alevilik, Şiilik herşeyden önce ve öncelikli olarak
Hz.Muhammed'in amcasının oğlu ve kendisinin damadı ve dinsel mirasını
temsil eden Hz.Ali'nin ve O'nun soy zincirinden gelenlerin
imamlığını ve halifeliğini kabul edenlerin, destekleyenlerin, O'nu ve
soyundan gelenleri kalbten büyük bir sevgiyle sevenlerin oluşturduğu
kesimdir. Bu sevginin temelinde, Hz.Ali'nin İran halkı tarafından Tanrı
kabul edilen İran hükümdarı Yezdigerd3'ün kızı ve 4.imam olan Ali Zeynel
Abidin'in annesi Şehribanu'yu oğlu Hz.Hüseyin'e (626-680) eş alarak hem
İran hükümdarıyla hem de hükümdarın şahsında İran ahalisiyle de sıhri
hısımlık tesis etmesi bulunmaktadır. Ayrıca, ikinci önemli sebep,
kendisinden önceki halifeler zamanında, Arap orduları gönderilerek
İran halkına büyük zarar, acı verilmesine ve bu ülke yağmalanmasına
karşılık, Hazreti Ali'nin bu ülkeye ve halkına hiçbir kötülük yapmamış
olmasıdır.
Kadisiye Meydan Savaşı, MS 637'de İran'a bağlı Kadisiye'de
İran ve İslam Arap orduları arasında cereyan etmiştir. İran ordularını
efsane İranlı kahraman Zaloğlu Rüstem, Arap ordularını Saad İbni Vakkas
yönetmiştir. Bu savaşta İran orduları yenilmiş, Zaloğlu Rüstem öldürülmüş
ve İran ciddi şekilde yağmalanmıştır. Halk büyük acılara sürüklenmiştir.
Ülkemizdeki aleviler, 13.yüzyılda Moğol istilası
başlayıncaya kadar İran'da yaşayan ve istilanın arkasından can havliyle
Anadolu'ya göç eden Türk ve başka etnik kökenli kavimler olup İran'ın eski
ahalisindendirler. Hz.Ali'ye ve soyuna kuvvetli gönül bağı ile
bağlanmışlardır. Anadolu'ya göç etmekle bu kuvvetli sevgi ve bağlılığı da
taşımışlardır. (Prof.Dr.Faruk SÜMER, Prof.Dr. Osman TURAN, Ankara
Türkocağında 1963 yılanda verdikleri bir Konferans)
Hz.Ali, Peygamber'in çok sevdiği, şerefli görevler verdiği,
ölünce kendisinin yerine geçmesini istediği bir yakınıdır, amcasının
oğludur, kızı Fatma'nın kocası olup damadıdır. İslami inançlarının
mirasçısıdır. O savaşlarda islam adına büyük kahramanlık göstererek
Allah'ın aslanı sıfatını hak kazanmıştır.
Kuran ayetlerinin ve Peygamberin hadislerinin dışına çıkan
bazı batıni mezhepler Hazreti Ali'yi, bazıları da kendi mezheplerinin
imamlarını Tanrı'laştırmışlardır. Alevilikte, şiilikte veya batınilikte
Hazreti Ali'ye, oğlu Hazreti Hüseyin'e ve O'nun soyundan gelenlere aşırı
(abartılmış) derecede sevgi, saygı ve bağlılık sözkonusudur. Birincisi
Hz.Ali'nin kendisi ve sonuncusu da (onikincisi) Mehdi adını taşıyan
imamlar, Hz.Ali'nin soy zinciri olup Oniki İmam olarak anılmaktadır.
Şiilikte ve alevilikte onlara aşırı (OLAĞANÜSTÜ) sevgi, bağlılık,
tutkunluk, düşkünlük göze çarpmakta ve bu olay İran insan coğrafyasında daha
çok yoğunlaşmaktadır. Hz.Hüseyin'in Kerbela'da şehit edilmesi aşırı
matem törenleriyle ve işkence gösterileriyle anılmaktadır. Hazreti
Muhammed (570-632) 'in ailesinden (soyundan) olanları içine alan Ehl-i
Beyt'e, onun içinde en öne çıkmış Hazreti Ali'ye ve çocuklarına aşırı
düşkünlük dikkat çekicidir. Ancak, Hz.Hüseyin'e gösterilen ilgi
ağır basmaktadır. O oldukça farklıdır, İranlılar, aleviler, şiiler
nezdinde çok farklı ve seçkin bir değeri vardır. Düşünen herkesin
zihnine başka Halifeler de var iken niye Hz.Ali veya Hz.Ali'nin başka
çocukları var iken ve bunlardan ikisi daha Hz.Hüseyin ile birlikte
Kerbela'da şehit düşmüşken niye ille Hz.Hüseyin, niye Ali Zeynel Abidin,
niye Muhammed BAKIR, niye Caferi SADIK? ve bunları kapsayan biçimde
niye Oniki İmam?.. soruları ister istemez akla takılmaktadır.
Hele Kerbela'da 10 Ekim (Muharrem) 680'de Hz.Hüseyin ile birlikte
şehit düşen Kamer-i Beni Haşim ile Bab-ül Havaiç namiyle anılan
Ebu-Fazl Abbas (Sabah Meydan Larousse, 9.cilt, sayfa: 265, sütun:3,
paragraf: 1 ve 2) isimlerinde iki kardeşi, yani Hz.Ali'nin,
anneleri Hazneti Hüseyin'inkinden ayrı iki oğlu daha var iken matem
günlerinde onların adı niye anılmaz? Kerbela şehitlerinden Ebu-Fazl Abbas'ın
türbesi de kardeşi Hazreti Hüseyin'inkiyle yanyanadır. Onların
matemlerde gariban kalmasının veya matemlerde anılmamasının, onlar için
gözyaşı dökülmemesinin asıl sebebi Hazreti Hüseyin'in İranlıların
eniştesi olmasıdır. Bunların matem gündemine alındıkları görülmez.
10 Muharrem (Ekim) törenleri sadece veya genellikle İran hükümdarının
damadı Hz.Hüseyin üzerine cereyan etmektedir.
İranlı mollalarca 10 Muharrem törenlerinde halkın kitlesel
hipnoza tabi tutularak halkın basiretinin bağlandığının, bu yolla gizli
İrancılık, İran ırkçılığı yapıldığının ve bunun Fars soyundan olmayanların
kandırılması, sindirilmesi için kullanıldığının düşünülmesi uygun
düşmektedir.
Alevilikte ve şiilikte büyük önem taşıyan Oniki İmam
hatırlanmak istendiğinde:
1. .İmam Hazreti Ali,
2. .İmam Hazreti Hasan,
3. .İmam Hazreti Hüseyin, (Sasani
Hükümdarı Yezdigerd3'ün kızı Şehribanu'nun kocası, İran ahalisinin
eniştesi)
4. İmam Ali Zeynel ABİDİN,
(Hz.Hüseyin ve Şehribanu'dan doğmadır, karısı Hz.Hasan'ın kızı Fatma'dır.
4.imama dedesine atıfta bulunularak Hz.Ali de denilmektedir.)
5. İmam Muhammet BAKIR,
6. İmam Cafer SADIK,
7. İmam Musa KAZIM,
8. İmam Ali Rıza,
9. İmam Muhammed Ali Rıza
el-Cevat, (Muhammed TAKİ)
10. İmam Ali El HADİ, (Ali NAKİ)
11. İmam Hasan el-ASKERİ,
12. İmam Mehdi (Hasan El-MEHDİ,
Muhammed bin Hasan El-MEHDİ).
olarak sıralanmaktadır. Hazreti Hasan'ın arkasındaki
Hüseyin'den sonra gelenlerden her biri bir sonrakinin babasıdır.
Bazı kitaplarda 4.imam Ali Zeynel Abidin veya Zeynel Abidin Ali,
dedesinden dolayı Hz.Ali olarak da anılmaktadır.
Alevilik ve şiilikle ilgili araştırmalarda ve
açık oturumlarda Hazreti Hüseyin ve İranlı gelin Şehribanu evliliğinin
islam dünyasında sadece duygusal olarak nitelenebilecek bir bölünmeye
taban ve temel oluşturduğu, İrandaki alevi kitlelerin daha
sonraları Moğol istilasının önü sıra -canlarını kurtarabilmek
bakımından- can havliyle Anadolu'ya göç ettikleri gözardı
edilmiştir ve edilmeye devam edilmektedir. Bu konunun
araştırılması her nedense ihmal edilmiştir. İlk defa tarafımızdan ortaya
konmuş ve özellikle yorumlanmış olmaktadır. 1965-2000 arasında, yani
35 yılllık sürede bu konu tarafımızdan tespit edilmesine karşın zihne
takılan birçok soruya cevap aranması, sağlam kaynaklara dayanılması
ihtiyacı yıllar almıştır. Mezhep bölünmesiyle ilgili asıl sebep konusunda
alevi ve sünni kesimin önde gelenlerince de bunun farkında olunmadığı
gözlenmektedir.
Doğu kültüründe kan hısımlığı ve sıhri
hısımlık oldukça kuvvetli bağ teşkil etmektedir. Kaldı ki, sünnet olan
çocuğun kucağa alınmasından ortaya çıkan kirvelik bile tek başına çok
kuvvetli bir gönül bağı oluşturmaktadır. Doğal olarak, dünürlük, eniştelik
bunu da aşan çok kuvvetli bir bağdır.
Yeniden kısaca tekrarlanacak olursa, aleviler
ve şiiler tarafından niye Hz.Ali, ille de Ali ve ille de nesilleri (Oniki
İmama) konusunda aşırı sevgileri böylece önemli derecede
aydınlatılmıştır. Anadoludaki alevilerin Hazreti Ali'ye aşırı derecede
bağlı olmaları, eski İran'ın yerlisi olmalarından ve İran Sasani
Hükümdarı'nın şahsında Hazreti Ali ailesiyle sıhri hısımlık tesis
etmelerinden, siyasi destek vermelerinden ileri gelmektedir. Nitekim,
alevi Türkler ve Türk olmayan alevi'ler, Moğol istilasının önü sıra
Anadolu'ya gelerek Moğollardan canlarını kurtarmaya çalışmışlardır.
Moğol istilasıyla Anadolu'ya doluşmadan önce Halifelik tartışmasında İran
tarafı olarak Hazreti Ali'yi desteklemişlerdir. Tekrarlanacak olursa, bunun
gerçek sebebi, Hazreti Ali'nin oğlu Hazreti Hüseyin'e İran'ının Sasani
Hükümdarı YEZDİGERD3 'ün kızı ŞEHRİBANU'yu almış olması ve İran
hükümdarıyla ve onun şahsında İran ahalisiyle sıhri hısımlık tesis
etmesidir.
-----------------------------------------------------------------
BAŞLICA KAYNAKLAR:
---------------------
1. TÜRK ANSİKLOPEDİSİ, MEB,
1980, SASANİLER, 28.CİLT, sayfa:171,
1.sütun, son paragraf,
2. .Prof.Dr.Cemal SOFUOĞLU,
Prof.Dr. Avni İLHAN, ALEVİLİK
BEKTAŞİLİK TARTIŞMALARI, Diyanet İşleri Başkanlığı yayını,
1997,
sayfa:40).
3. Cemal BARDAKÇI, (Eski
Valilerden), ALEVİLİK BEKTAŞİLİK AHİLİK,
1970 ANKARA, 4.Baskı, sayfa:19.
4. .Muzaffer ÖZDAĞ, TÜRK
ALEVİLİĞİNİN YÜKSELİŞİ, sayfa:21, 1998).
5. .Hazreti Hüseyin'in
Kerbela'da şehit düşen baba bir anne ayrı
şehit iki kardeşi daha olduğu: (Sabah Meydan Larousse, 9.cilt,
6. sayfa: 265, sütun:3,
paragraf: 1 ve 2).
20 EYLÜL 2003
31 OCAK 2005
Alptekin ERDOĞAN
Araştırmacı
(Emekli DPT Daire Başkanı ve Müşaviri)
17 Mart 2005
Degerli aydın ve seçkinler,
Ben son 22 yılı DPT'de olmak üzere 44 yıllık devlet hizmetinden sonra
emekli oldum.
Araştırmacı, özgür düşünceli ve sorgulayıcı bir kişiliğe sahibim.Türk
dünyasının sorunlarıyla
yakından ilgilenmekteyim.
1. Ben ALEVİLİK, SÜNNİLİK, ŞİİLİK konusunda 1965-2000 yılları arasında
35 yıl süren bir araştırmamı kitap haline getirip 2001 yılında
yayınlamış bulunuyorum. Bu araştırmayla Türk dünyasına büyük hizmet
ettiğiimi düşünüyorum. Çünkü, içindeki bilgileri alevi ve sünni ileri
gelenleri, aydın seçkinler ve halk bilmiyor. Nitekim, İran Sasani
hükümdarı Yezdigert3'ün kızı Şehribanu'nun Hazreti Hüseyin ile evlenmesi
ve 4.imam Ali Zeynel ABİDİN 'den başlayıp 12.imama kadar uzanan imam
soy zincirinin bu evlilikten oluşması, ayrıca Hazreti Hüseyin'in
Kerbala'da şehit edilen baba bir anne ayrı, Ebu Fazl Abbas ve Kameri
Beni Haşim adlarında iki kardeşi daha olmasına rağmen matemlerde
bunların anılmaması, adlarının hiç geçmemesi konunun püf noktasını
oluşturuyor. Bence alevilik, sünnilik arasındaki fark incir çekirdeğini
doldurmaz. Kitabın 7 sayfalık yeni bir özetini değerlendirrmenize
sunuyor, ilgiyle değerlendirmenizi diliyorum.
2. Son zamanlarda internetten hacet namazı kılma çağrı mesajları
sıkça gelmektedir. Gecenin saat üçünde hacet namazı kılınması
istenmektedir. Bu çağrıların amacı ve özü :Türk milletinin, islam
dünyasının içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulmasının namazlarla,
dualarla mümkün olacağı telkin edilmektedir.. Oysa, Türk milletinin
çağdaş uygarlığın gerisinde kalmaktan kurtulması, karşılaşılan
sıkıntıların aşılması için Atatürk Devrimlerinin temel alınması,
Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir inancıyla hareket edilmesi, müspet
bilim ve teknoloji konusunda hamleler yapılması, çalışılması, üretilmesi
ve özellikle sanayileşmenin ihtiyaç gösterdiği ekipmanların. savunma
donanımlarının üretilmesi ve ihraç edilmesi en ve tek gerçekçi çözüm
yoludur.. Milletçe çekilen sıkıntıların, karşılaşılan tehlikelerin
aşılmasının Allah'a havale edilmesi doğru değildir. Namazla, duayla
sıkıntıların üstesinden gelineceğinin düşünülmesi büyük yanlışlık
olması yanında asıl sorumluluklardan, görevlerden kaçılması ve
safsatalara sığınılması olmaktadır. Nitekim, Hacet Namazlarıyla
sıkıntılara çözüm aranması hurafe, safsata ve tembel işi olmaktan öteye
gitmez. Laiklik ve demokrasinin korunması ve teokratik düzen
özlemlerinin söndürülmesi açısından ferah, hoşgörülü, laik ve semavi
müslümanlığı telkin eden Bakara Suresinin 62 ve Maide suresinin
69'uncu ayetlerinin hükümlerinin dikkatle değerlendirilmesinin büyük
yarar sağlayacağına inanmaktayım.. Ekteki iki metni en içten
dileklerimle degerlendirmenize sunuyorum. Saygılarımla.
Alptekin ERDOĞAN
Emekli DPT Daire Başkanı
alptekinerdogan@tr.net