Güncel ve Tarafsız Haber

İsmail Kaygusuz

Aleviler, Seçimler ve Diyanet

Seçim ortamına iyice ısınmış bulunan siyaset toz-duman içinde ülkede. Barajın altında kalma, parlamentoya bir daha girememe korkusuyla seçimi erteletme girişimleri çalışmaları çoktan başarısızlığa uğradı. 3 Kasım’da erken seçim kesinlikle yapılıyor ve partiler son hızla propagandalarını yapmaktalar. Bu arada, ülke nüfusunun üçte birini oluşturan Alevi-Bektaşi toplumunun – ki siyasi partilerin iştahını kabartıyor; Alevilerin gecelerinde, çeşitli derneklerin etkinliklerinde sık sık boy gösteriyorlar – 10 milyon oyundan söz edilmektedir.

Gelişmiş ve demokratik ülkelerde böylesine büyük bir oy potansiyeline sahip – meslek, inanç, etnik veya sendikal – topluluk desteklediği partiyi iktidara taşır; partinin programını olduğu kadar uygulamalarını da baskın bir biçimde etkiler. Böylece demokrasinin öz araçlarını kullanarak, topluluğun talepleri ve çıkarlarını rahatlıkla elde edebilir.

‘Alevilerin oyları artık çantada keklik değil’, deniliyor. Acaba öyle midir?

Ağustos’un ikinci haftasında Hacı Bektaş Veli şenliklerinin ardından, bu büyük inanç topluluğunun temsilcisi olarak iki büyük Alevi-Bektaşi sivil örgütü, CemVakfı ve ABKB (Alevi-Bektaşi Kuruluşları Birliği) öne çıktı. ABKB 450 Alevi kuruluşunun birliği ve üst örgütü olarak temsilcilerini toplayıp seçimler ve Alevi oylarına ilişkin bir sonuç bildirgesi yayınladı. Öbür yandan daha önce, Cem Vakfı Genel Başkanı bu konudaki kişisel görüşlerini Star ve Akşam gazetelerinde açıklamış. Bu arada ABKB bildirgesinin giriş bölümünde onun görüş ve değerlendirmeleri ağır bir biçimde eleştirilmişti. ABKB’den gelen ağır tepki üzerine Cem Vakfı Başkanı tarafından, 31 Ağustos’ta, medya eşliğinde 650 örgüt temsilcisinin katıldığının duyurulduğu ve yüksek ses çıkartan bir toplantı yapıldığı görüldü. Genel Başkan bu toplantıda, daha önce sözlü, yazılı ve görüntülü basın aracılığıyla Alevi önderi ve dedesi olarak, Alevi toplumu adına duyurduğu alınacak oy kullanma tavrını ve istekler listesini, o değişmez Alevi-Bektaşi-Mevlevi [(ki doğrusu biz, ‘neden Alevi-Bektaşi-Nusayri, Alevi-Bektaşi-Bedreddini, Alevi-Bektaşi-Tahtacı ya da Alevi-Bektaşi-Ehli Hakçı değil de Alevi-Bektaşi-Mevlevi?’ dediklerini, hâlâ anlamış değiliz.)] siyaset çizgisi doğrultusunda kabul ettirip onaylattı...

Bu her iki büyük örgütün de Türkiye’deki Alevi-Bektaşi inanç toplumunu temsil etmedikleri ve edemediklerini açıkça söyleyelim. ABKB’ye bağlı 450 örgütün neredeyse yarısı yurtdışı dernekleri; ayrıca Cem Vakfı'na bağlı (650) Alevi-Bektaşi derneklerinin Orta Asya, Balkanlar, çeşitli Avrupa ülkelerine yayılmışlığı da gözönüne alınırsa, tüm toplum adına konuşmaya hiç hakları yoktur. “10 milyon Alevi oyu bizimle; 100 milletvekili çıkarırız; son seçimlerde DSP’yi iktidar yapan biz olduk...” gibi iddialar, sadece Genel Başkanın inanılması güç politikacı söylemleridir. Belli ki politikaya iyice ısınmıştır. O zaman kendisine özel önerimizi sunalım:

Sayın Hocam! Yeteri kadar medyatik kişisiniz, toplumun birçok kesiminde çok iyi tanınıyorsunuz; hangi partiden adaylığınızı koyarsanız koyun, Parlamentoya girebileceğinizden endişeniz olmasın. İnanıyoruz ki, Alevi kitlesi, sizin bir siyasetçi olarak Alevi kimliğinizle Ankara’da neler yapabileceğinizi fazlasıyla merak ediyor. Gerçekten, hukukçu bir Profesör Dede olarak ağırlığınızı ve becerinizi orada gösteriniz. Hiçbir şey elde edemeseniz bile, yapacağınız mücadele ve kendisi için verdiğiniz uğraşı gördüğünde, sizi çok daha olumlu değerlendirecektir Alevi toplumu. İşte o zaman onların adına daha rahat konuşabilirsiniz! Keşke adaylığınızı koysaydınız...

ABKB,

“Siyasi liderleri bir kez daha uyarmak isteriz ki; Alevi Toplumunun kayıtsız şartsız itaat edeceği Fethullahçıları yoktur. Çağdaş, örgütlü, kurumsal yapılanmaları vardır. Alevilerin gerçek, meşru tek temsilcileri; Türkiye'de ve Avrupa'da örgütlü Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği (ABKB) dir. Alevi Toplumunun seçimlerden beklentileri, demokratik, çağdaş, özgürlükçü ve laik bir Türkiye için şunlardır”

diye giriş yaptıktan 12-13 maddelik çok önemli isteklerde bulunuyor.

Gerçekten de demokratik ve özgürlükçü niteliklerinin ötesinde, devrim sayılacak istekler bunlar. Ama sonuçta, “program, tüzük ve seçim bildirgelerinde, (bu) talep ve çözüm önerilerine yer veren ve ayrıca Alevi adaylarına listelerinde yer açan siyasi partilerin değerlendirileceği” biçiminde anlamı olmayan bir hedef açıklanıyor. Aslında, önce bu isteklerin, temsilcisi olduklarını ileri sürdükleri Alevi-Bektaşi inanç toplumuna, ayrıntılı ve inandırıcı bir biçimde anlatılıp, onlara toptan sahip çıkılmasını sağlamak gerekirdi. Genelde toplumu, özelde toplulukları (cemaatları) peşinde sürüklemenin en önemli koşulu, örgütün ya da önderin inandırıcılığı ve güven sağlamasıdır. Toplumun inanç ve değerlerine ters düşecek bir tek söylem ve ufak bir bireysel çıkar ilişkisi inandırıcılığı yok eder, güveni sarsar.

Yineliyoruz; sorunun çözümü, bu inandırıcılık ve güven verme ilkesinden kılpayı sapma göstermeden, bu taleplere Alevi-Bektaşi toplumunun sahip çıkmasını sağlamaktan geçer; yoğun biçimde bunun siyaseti yapılmalıdır. Bu bilinç gerçekleştiği zaman; milyonlar Meclise yürür, milyonlar bir seçim dönemi boş oy vererek sistemi sarsar ve böylece siyasi partiler ayaklarına kapanır bu büyük inanç toplumunun. Aksi takdirde, Alevi oyları küçük çıkarlarla avlanıp “çantada keklik” olmaya devam edecektir..

Cem Vakfı Başkanı'nın ise siyasi partilerden istekleri ise kısa ve kalın hatlarla 6 maddede toplanmıştı.

Sorunun asıl çözümü Devlet ve Diyanet ilişkisini kesmekten geçer, siyasi partilerden taleplerde bulunmaktan değil

Her iki örgütün Alevi toplumu adına taleplerinde birbiriyle örtüşenlerin epeyce bulunmasına rağmen, Diyanet kurumuna dönük olanında çok önemli ve temelden çelişkili bir farklılık vardır. ABKB diyor ki:

“Tek bir dinin / mezhebin hizmetinde olan Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalı, kamu olanaklarının bir mezhebin hizmetine sunularak yurttaşlar arasında yaratılan ayrımcılığın devamına daha fazla meydan verilmemelidir.”

Cem Vakfı ise,

“Diyanet İşleri'nin A'dan Z'ye yeniden yapılandırılarak bütün inanç gruplarının orada kendi yoğunluğu oranında temsil edilmeleri, kadrolara sahip olmaları, mekânlara kavuşturulmaları”

istemektedir.. Yani, bu yapılandırma kapsamında, ülkede yaşayan diğer tüm din, mezhep ve inanç mensupları temsilcilerinin bu kurumda makam odaları bulunmalı ve devletin maaşlı memurları olmalıdır. Kısacası Diyanet Kurumu büyütülüp genişletilmeli, diyorlar bu taleplerinde. Ama, unutmayalım ki, her ne sebepten olursa olsun Diyanet İşleri genişledikçe, laiklik ve demokrasinin egemenlik alanı daralır ve sınırları küçülür.

Dinler derken, elbetteki İslamın yanı sıra Hıristiyanlık ve Musevilik anlaşılacaktır. Mezhep deyince de Türkiye’deki Hıristiyan Rum, Ermeni Süryani azınlıkların mensup oldukları Ortodoks, Katolik, Gregoriyan, Nasturi vb.; Ortodoks İslamdaki (Sünnilik) Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli (Türkiye’de Maliki ve Hanbeli mensupları yoktur) ve Şii-Caferi mezhepleri bilinmektedir.

O zaman Cem Vakfı yöneticilerine sormak gerekiyor: Size göre Alevilik-Bektaşilik bir mezhep mi? Onun için mi Diyanet'te temsilcimiz bulunsun?

Sünni İslam bilginleri ve Diyanet “Alevilik-Bektaşilik bir mezhep değildir”, olsa olsa Nakşibendilik, Kadirilik, Mevlevilik, Nurcu-Işıkçı ve Süleymancılık gibi “Hanefiliğe bağlı bir tarikattır” diyorlar. Yani, devlet bütçesinden Diyanet'e ayrılan 600-700 trilyondan pay versinler diye, “biz Şii-Caferi mezhebindeniz” ya da “bir tarikatının mensubu olarak biz de Hanefiyiz mi?” diyelim. Bunların hangisini kabul ediyorsunuz? Yoksa Mevleviliği Alevilik olarak algıladığınız gibi, Aleviliği de Sünniliğin bir varyantı mı görüyorsunuz? Tarikat olduğunuzu kabul ederek girmeye kalkışırsanız, büyük cemaatlar halinde siyasallaşmış onlarca Sünni tarikatı – gizli olarak zaten yuvalanmış bulunduğu – Diyanet kurumuna tamamıyla egemen olacak ve o zaman yine siz trilyonlardan pay yerine havanızı alırsınız...

Ayrıca, “Alevilik kendine özgü bir Tanrı anlayışı ve ibadet kurumları olan bir İslami ve felsefi inanç sistemidir” biçiminde kendinizi doğru tanımlayarak yeniden yapılandırılacak (!) Diyanet'te yer almak isterseniz; o zaman dinsel ve din dışı tüm düşünce ve inanç sistemlerine mensup vatandaşlar da haklı olarak, “bizim vergilerimizle bize düşmanlık edemezsiniz, bizim de bu yüksek devlet kurumunda düşünce ve inancımıza ilişkin haklarımızı koruyacak temsilcilerimiz bulunmalıdır” diyeceklerdir. Demek ki, her durumda da bu talebin olumlu yanı yoktır.

Bütün bunlara rağmen, sayın Cem Vakfı genel başkanının – basında sık vurgulanan – Alevi dedesi ve hukuk profesörü olarak, Diyanet'in yeniden yapılandırılması her nasıl olacaksa; birkaç yuvarlak siyasal söylemle değil, kapsamlı bir proje olarak ortaya koyup, tartışmaya sunmasını doğrusu merakla bekliyoruz.

ABKB’nin “Tek bir dinin / mezhebin hizmetinde olan Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır” talebine candan katılıyoruz. Sadece Ortodoks İslamın (sadece Sünni Hanefiliğin) hizmetinde olması ve bu bağlamda ayrımcılığını sürdürmesinden dolayı değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik ve demokratik devlet yapısına, dolayısıyla bu iki ilkeyi Cumhuriyetin temeli kabul etmiş Anayasasına aykırı olduğu için kaldırılmalıdır. Çağdaş-laik-demokratik devletin, insan hakları, toplum-birey ilişkilerini, düşünce, inanç ve eylem özgürlükleri, hatta öz sistemini belirleyen bilimsel (devlet) felsefesi vardır, fakat resmi dini yoktur. Ayrıca çağdaş devletin dinin tapınma hizmetlerini, hizmet yapılanmaları ve alanlarını düzenleyen ve hizmetlilerine ödeme yapan bir ‘Dindarlık veya Din Buyruklarına Uyma (Mustafa Nihat Özön’ün Osmanlıca Türkçe Sözlük’ünde “Diyanet” sözcüğünün karşılığı: “Dindarlık, din buyruklarına başeğme, uyma”) İşleri Başkanlığı veya Bakanlığı gibi kurumu da olamaz. Ve laik devlet, tüm dinlere-mezhep ve inançlara eşit uzaklıktadır; hiçbir dinin propagandasını yapmaz ve hiçbir düzeyde din eğitim-öğretimini üstlenmez: Devlet-din birliği de, eğitim-din birliği de çağdaş devlet anlayışına aykırıdır.

“Dindarlık” İşleri Başkanlığı, ister çok yanlış temelde, ister Cumhuriyetin kuruluş yıllarının koşullarında bir gereksinim temelinde kurulmuş olsun, bütün yanlışlıklarıyla, hiç örneği bulunmayan, kendine özgü ve çok güçlü bir devlet kurumu – daha doğrusu teokratik bir yapılanma – haline getirilmiştir. Aydınlar, demokrat ve sol kesimin büyük kısmı, Diyanet’i, hâlâ “din yobazlarının İslamı yeniden ele geçirerek, yeniden din devleti kurmak ve yeni Cumhuriyeti yıkma emellerini söndürmek” amacı çerçevesinde değerlendirmekte ve onun kaldırılmasına karşı çıkmaktadırlar.

İslam dininin yorum ve açıklamalarının ne zaman dar kafalı din softalarının, gerici yobazların elinden alınabildiğini bir anımsayalım: 3 Mart 1924’den 2 Haziran 1941 yılları arasındaki 17 yıl boyunca, yani Diyanet İşleri Reisliği’nin kuruluşundan Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddesinin ikinci fıkrasına eklenen “Arapça ezan ve kaamet okuyanlar 3 aya kadar hapis cezası, 10 liradan 200 liraya kadar hafif para cezasıyla cezalandırırlar” biçiminde bir yaptırım getirilinceye dek.

Mustafa Kemal’in 1926’da Elmalılı Yazır’a Türkçeye çevirmesi görevini verdiği Kuran, 22 Ocak 1932 yılından itibaren camilerde Türkçe okunmaya başlandı. 1932 Temmuz ayında ise ezanın da Türkçe okunmasına karar verildi ve dönemin Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi ezanın Türkçeleştirilmesinin “ulusal politikaya uygun bulunduğu” fetvasını vermişti. O dönemin çok karmaşık koşullarında Diyanet bu görevi hakkıyla yerine getirdi. Oysa hâlâ “Türkiye Devletinin dini, din-i İslamdır” ilkesi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesini oluşturuyordu; ancak 1937’de kaldırılıp laiklik ilkesi konulabildi. Bu koşullara rağmen yasallaştırılan Kuran’ın ve ezanın Türkçe okunmasını, dönemin Diyanet İşleri Reisliği ülke düzeyinde uygulamakta dinsel hiçbir sakınca görmüyor. Ama, bu gün 61 yıl sonraki Diyanet İşleri Başkanı ve bilgin çevresi (!), oluşturdukları ‘İstişare Kurulları’ aracılığıyla Kuran’ın ibadet sırasında Türkçe okunmasına ancak “mazeret belirtildiği takdirde” izin veriyor; ezan ise “dinin sembolüdür” Türkçeleştirilemezmiş biçiminde açıklamalar yapıyor.

“Din yobazlarının İslamı yeniden ele geçirerek, yeniden din devleti kurmak ve yeni Cumhuriyeti yıkma emellerini söndürmek” amacına hâlâ niçin ulaşılamadığına kafa yorulmuyor. Oysa, İslamı yobazların ele geçirmesinin de ötesinde, siyasete alet etmelerinin de ötesinde, siyasallaştırılıp İslami partiler oluşturup iktidar oldular; çağdaş devleti şeriat devletine dönüştürmelerine ramak kaldı! Ve bugün değiştiğini yemin billah iddia eden bir İslami parti (AKP) hızla iktidara yürüyor... Bütün bunları “Dindarlık” İşleri Başkanlığının varlığına bağlayarak, bu bir tek nedene indirmekte hiçbir akıldışılık görmüyoruz. Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devleti – varlığından yararlandığı ilk 17 yıl dışında – tam 61-62 yıldır kendi içinde, kendisini yiyip bitirmek isteyen canavarını besleyerek büyütme gafletini gösterdi. Bu yanlış sayesinde bugünkü dev kadrolar oluştu.

5 Şubat 1937 yılında çıkarılan 3115 sayılı yasayla, Anayası’nın 2. maddesi değiştirip “laiklik” ilkesi getirildiği andan itibaren “Diyanet İşleri Reisliğinin” varlığı laik Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasasına aykırı olarak süregelmiştir. Hiç kuşkusuz Mustafa Kemal 1938’de ölmemiş olsaydı, 1940’lara kalmadan bu kurum kaldırılırdı. Yeni Cumhuriyetin mademki dini yoktu, öyleyse din ve dindarlık işlerinden elini çekmesi gerekiyordu. Çünkü,

“Mustafa Kemal’in laiklik konusundaki politikası, dinin toplum işlerinden, toplumsal görevlerinden sıyrılıp vicdanlara itilmesi, kişilerin iç dünyalarına itilmesi, kişilerin iç dünyalarından dışarıya taşmayan bir inançlar bütünü durumuna getirilmesiydi. Böylece din, bir inanç ve ibadet işine indirgenmek isteniyor, din ve vicdan özgürlüğü sadece ‘bireyselleştirilmiş dini’ ve ibadetleri koruyordu. Bu demektir ki, din kişisel alanda kalacak ‘sosyal düzeni ilgilendirdiği, objektifleştirdiği oranda (yani nesnel olarak devlet işlerine karışma, siyasallaşma girişimlerinde İ.K.) devletin müdahalesini davet edecekti.’ Mustafa Kemal’in şu sözleri de bunu açıkça ortaya koymaktadır: ‘Biz ilhamlarımızı gökten veya gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan alıyoruz.’ Amaç yalnız devletin ya da ‘siyasalın’ değil, aynı zamanda ‘toplumsalın’ da laikleştirilmesidir.” (Bkz. İştar B. Tarhanlı, Müslüman Toplum, “Laik” Devlet, Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı, İstanbul 1993: 17-21; dipnt.36-41)

Oysa Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal’in düşündüklerinin tam tersi uygulamalara gidildi, bu nedenle ne devlet ne de toplum tam anlamıyla laikleşti. Din ve inanç, vicdanlara ve bireylerin iç dünyasına itilmedi, tam tersine politika aracı olarak kullanılmasıyla toplumsal düzeni sarsacak boyutlara ulaştırıldı. Devlet aygıtlarının müdahalesi söz konusu olduğunda, bireyin doğal hakkı olan din ve vicdan özgürlüğüne baskılar yapıldığı gündeme getirildi.

Mustafa Kemal ve Cumhuriyet devrimi önderleri, dini bireyselleştirip, vicdanlara, yani Tanrı ile kul arasına yerleştirerek devlet yönetimi ile ilişkisini kesmek istediler. Bu da, dinin, devletin yönetim ve denetiminden çıkartılıp, inananların din işlerini, kurumlaştırarak kendilerinin yönetmesinin koşullarını sağlamakla olurdu kuşkusuz. Yukarıda açıklandığı gibi devletin dine müdahalesi, sadece “sosyal düzeni ilgilendirdiği, nesnelleştirildiği oranda” olmalıdır. Din ve vicdan özgürlüğü kavramından, sadece ‘bireyselleştirilmiş din ve ibadetlerin” korunmasında söz edilebilir. “Siyasal ve toplumsalın”, yani devletin toplumun “laikleşmesinin” istenmesi, dini ortadan kaldırmayı asla hedeflemiş olmaz. Kaldı ki, kendilerine komünist diyen yönetimler bile dini ortadan kaldıramamıştır. Mustafa Kemal’in devrim siyaseti uygulanmış olsaydı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin içinde Diyanet İşleri gibi bir teokratik bir yapılanma ve bugünkü sorunlar asla olmayacaktı. Her fırsatta “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir anayasal kuruluş olduğunu” söyleyerek savunmaya geçen başkan M. Nuri Yılmaz, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında kendi özüne aykırı ve birbiriyle çelişen birçok anayasa maddesinin bulunduğunu bilmiyor mu? Diyanet İşleri de yapılanması ve tüm uygulamalarıyla Anayasa’nın 2. maddesi olan “Türkiye Cumhuriyeti laik ve demokratik bir devlettir” ilkesine aykırıdır ve 64 yıldır siyasiler bile bile suç işlemiş, devletin tamamıyla ‘laik’ olmasına engel olmuşlardır.

Diyanetin yeniden yapılanması değil kaldırılması gerekir

Alevi-Bektaşilerin sözcülüğüne soyunup siyasi partilerden isteklerde bulunan iki büyük kuruluşun – özellikle Cem Vakfı genel başkanının – yanında görünen, tanınmış siyasetçi ve eski diplomatlardan Coşkun Kırca şunları yazıyordu:

“Bu isteklerden biri Diyanet İşleri Başkanlığının yeniden düzenlenmesi konusuyla ilişkilidir. Diyanet İşleri Başkanlığı, İslami faaliyetlerin Cumhuriyet'e ve onun niteliklerine, özellikle laikliğe aykırı olmaması (gerçekte Diyanet kurumunun bizatihi kendisi laikliğe aykırıdır, İ.K.) amacıyla kontrol işlevini yürütmek üzere kurulmuştur. Alevilik, Bektaşilik ve Mevlevilik, laikliği zedeleyebilecek unsurları zaten taşımazlar. Bugüne kadar Diyanet İşleri Başkanlığı'nın sadece Sünni faaliyetleri kapsamına alması, bu üç inancın laiklik açısından tehlike ihtimali taşımamalarından ötürüdür.”

Yazısının sonlarına doğru, demek ki artık Alevi-Bektaşilik ve Mevlevilik, “laiklik açısından tehlike ihtimali taşımaya” başlamış olacaklar ki, bazı koşullar içinde Diyanet'in kapsamına alınmasına onaylıyor:

“Diyanet İşleri Başkanlığı'nın İslam'ın gereklerine dair herhangi bir konudaki yorum ve telkinleri, tüm İslam mezhep ve mekteplerinin görüşlerini aksettirmeli, bu yorum ve telkinler sırf tavsiye niteliğini taşımalı ve herhalde Anayasa ve kanun hükümlerine uygun olmalıdır.” (Akşam, 9.9.2002)

Bu mantığa göre böylece, Alevilik-Bektaşilik de diğer mezhep ve mekteplerle birlikte ıslah edilerek laikliğe aykırılıkları önlenecektir (!). İşte bu tür hatalı ve çelişkili anlayışlara sahip politikacı ve devlet adamlarının çokluğu yüzünden Diyanet Kurumu yaşayıp kök salmıştır. Buna rağmen, eski politikacılardan bir diğer gazeteci Tarhan Erdem (Radikal, 3.9.2002) şunları yazmıştı:

“Özgürlükleri savunması gerekenler bazen, mevcut sınırlamaların yaygınlaştırılmasını isteyerek, kapalı rejime geçiş yollarını gösteriyorlar. Bunun bir örneğini pazar günü gördük: Alevilerin 'temsilcileri' toplanarak, siyasal partilerden isteklerini belirlemişler... Devletin ibadetin finansmanına katılmasını ve devlet okullarında din dersi verilmesini kabul edenler bu istekleri haklı görebilirler. Gerçekten, din eğitimi ve ibadet özgürlüğünde taraf olmaması gereken devlet, bir mezhebinin öğrenimini üstlenmiş, ibadethanelerde görev alan memurların yönetimi merkezi örgüte bırakılmış ise, diğer mezhep mensuplarının da eğitim ve organizasyona katılmayı istemelerini doğal sayanlar olabilir...”

Tarhan Erdem’in ilk cümlesini anlamakta güçlük çektiğimizi söylemeliyim. Alevi-Bektaşi kuruluşların, temsil ettiklerini düşündükleri inanç toplumu adına, bugüne kadar söyleyemedikleri bazı istekleri açıkça dillendirmiş olmalarını, “kapalı rejime geçiş yolları göstermek” haksızlıktır. Kapalı rejimlerden ve yüzlerce yıl Osmanlı’nın teokratik monarşisinden, inancından ötürü baskı ve zulüm görmüş Alevi-Bektaşi toplumunun bu tür beklentisi nasıl olabilir? Oysa, isteklerin hedefi ve yönteminde, ya da içeriğinde yanlışlıklar var denilebilirdi. Kaldı ki, “devletin ibadetin finansmanına katılmasını ve devlet okullarında din dersi verilmesini kabul edenler bu istekleri haklı görebilirler...” diyen kişiye, gazeteciliğe döndüğün zaman mı bunları söylüyorsun diye sorarlar? Etkin siyasetteyken neler yaptın bu konuda; şimdi söylediğin bu doğruların Meclis'te de savunmasını yaptın mı? Biz de kuşkusuz, Diyanet’in “eğitim ve organizasyonuna katılmak istemeyi doğal saymıyoruz” ve tamamıyla karşısındayız. Ancak, Diyanet'in kuruluşundan beri, yani 78 yıl boyunca Alevi-Bektaşi toplumundan alınan vergiler sadece bir tek mezhebin öğrenimi, ibadet görevlisi imamlarına, camileri ve yöneticilerine harcanmış; kendisi yok sayılmışsa, bu inanç toplumunun geçmişe dönük hesap sormak ve telafisini istemek hakkıdır.

Bununla birlikte Tarhan Erdem’in aşağıda söylediklerine aynısıyla katılıyoruz:

“İzzettin Doğan 'Devletin dini olmaz, devlet dinden elini çeksin' diyeceğine; yanlış uygulama içinde Alevilerin yer almasını ve devlet finansmanından kendilerine pay verilmesini istemektedir. Bu düzen içinde yer alıp, ortaklık talep etmek, yanlışlığı kabul etmek anlamına gelmez mi?..”

“Bütün laik yurttaşlarımızla birlikte Aleviler de, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın devlet düzeninden çıkarılmasını, devlet okullarında din dersi verilmemesini, ibadethanelerin devletçe yapılmamasını, insanların ibadetlerine devletin katılmamasını, devletin bütün din ve mezheplere eşit uzaklıkta bulunmasını savunmalıdırlar...”

“Ben partilerimizin Doğan'ın isteklerini ilke olarak reddetmeyeceklerini, düzenin yanlışlığını söylemeyeceklerini, laiklik ve inanç özgürlüğü yanında yer almayacaklarını, bazılarının da mevcut yanlış ve çarpık sistemden Alevilerin de yararlanmasını ister görüneceklerini sanıyorum.”

Tarhan Erdem’in dediği gibi partilerin çoğu, Cem Vakfı Başkanı’nın isteklerini haklı görüp, bu yanlış sistemden Alevilerin mutlaka yararlandıracaklarını sözünü bile verdiler Diyanet'i yeniden yapılandıracaklarını söyleyerek. Hatta üniversite kuracaklar, Alevilik eğitim-öğretimi de gerçekleştireceklermiş (!) Hiçbir büyük parti gerçek laiklik ve inanç özgürlüğünün yanında görünerek, ABKB’nin “Tek bir dinin / mezhebin hizmetinde olan Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır” özgürlükçü talebine, göstermelik(!) de olsa, olumlu yanıt vermedi. Çünkü, Diyanet İşleri’inin yüzbini aşan İmam ordusu va aileleriyle birlikte üç-dörtyüz bin oy demektir. Ama asıl, dindar ortodoks Müslüman (Sünni) kesim, 78 yıl boyunca Diyanet’in kurumunun varlığının gerekliliğine ve onun varlığı dinin varlığıyla eşdeğer olduğuna inandırılmış; aksi takdirde bu kesime göre “dinin temeli ezanlar” susacak, camiler başka amaçlarla kullanılacaktır! Milyonları bulan bu kitleyi hangi parti karşısına almaya cesaret edebilir? Atatürk’ün kurucusu olduğu parti bile, “Anadolu Müslümanlığını” “Anadolu Solu” ile, Ahiliği Mevlevilikle karıştırıp sloganlaştırarak seçime gidiyor. Nakşibendi, Nur-Işık tarikatlarının egemen olduğu orta sağ ve takıyye yapan İslamcı sağ partiler ve diğerleri hepsi bu büyük kitlenin oylarına muhtaç!

Özgürlük ve demokrasiden ve de gerçekten Avrupa Birliği'ne girmekten yana olan bir partinin seçim bildirimi ve programında, en başta

“dinin ve dinsel ibadetlerin düzenlenmesini, kısacası Diyanet İşlerini yürütülmesini devletin hizmeti olmaktan çıkartarak; bireyin inanç ve vicdan özgürlüğünü güvenceye almaktan”

söz edilmesi gerekir. Bu seçimlerde parlamentoya girebilecek partilerin hiçbiri de buna değinmediğine göre, Alevi kuruluşların talepleri havada kalmaya tutsaktır. Tüm Alevi-Bektaşi demokratik kuruluşları ilk önce, hem aralarında hem de görüş ve isteklerinde birliktelik sağlayıp, başta söylediğimiz gibi Alevi-Bektaşi inanç toplumuna kitlesel olarak bunları benimsetmenin ve sahip çıkmasını sağlamanın mücadelesi yapılmalı; çünkü ancak bilinçli kitleler haklarını almasını bilirler.

www.alewiten.com [24.10.2002]

     |  Ana Sayfaya |

       |  Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

          | Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com