'Lütuf'la çözüm sağlanmaz

Murat Aksoy: Araştırmacı yazar

Alevilerin siyasete bakışı, devletin Alevilere bakışı ile aynı. Bu da cemaatin kültürel kimlik olarak kamusal alanda varsayılmamasına yol açtı. Çözümü 'devlet' değil, siyaset içinde aramak gerek
Türkiye her açıdan garip bir ülke. Ülkede yaşayan vatandaşlar olarak sorunlarla bire bir karşılaşmayana kadar hiçbir sorun yokmuş gibi davranıyoruz. Ancak bu durumun, iradi bir tercihin sonucu olduğunu da teslim etmemiz gerekir.
İşte birkaç örnek; deprem ülkesi olduğumuzu 1999'da yaşadığımız acı felaketlerle öğrendik ancak Afyon depremi bir kez daha gösterdi ki hazırlığımız yeterli değil. Aynı şekilde AB ile olan ilişkilerimiz. Kısa vade 19 Mart'ta bitiyor ama hâlâ ortada bir şey yok. Son günlerde yine benzer bir gelişme var:
İçinde 'Alevi-Bektaşi' kelimeleri olduğu için, Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin, Alevi ve Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği'ni (ABKB) 'Türk dilinden veya kültüründen başka bir kültürü korumayı veya yaymayı' suç sayarak kapatması, Alevilerden büyük tepki görüyor.
Karar sonrası ülkenin birçok yerinde çeşitli Alevi cemaat, dernek, vakıf temsilci-leri çeşitli açıklamalar yaparak, hem alınan kararı hem de kimlik ve kültür olarak yok sayılmalarına ilişkin tepkiler veriyorlar. Yapılan açıklamaları birçok açıdan değerlendirmek mümkün. Türkiye'deki 'laiklik' yorumundan tutun,
'azınlıklara' ve AB yolunda iken 'yasaların sert yorumuna' kadar. Bu açıklama ve tepkilerin 'muhatabının' yanlış seçilmesi ve 'siyaset' içermemesi noktasından ele almaya çalışacağım.

Muhatap kim, istenen ne?
Yapılan tüm bu açıklamaların muhatabı en azından şimdilik 'devlet'. Milletvekillerine yapılan "Diyanet İşleri Başkanlığı'nın
Alevileri yok sayan fetvalarını dinlemeyin ve yasaların çağdaş koşullara uygun olarak düzenleyin" çağrısı milletvekillerine yönelik olarak siyaset içerse de, asıl çağrının 'devlet'e yapıldığı açıktır.
Nitekim açıklamalardan biri şu şekildedir:
"Savcının hareket noktası hukuki açıdan doğru, ama 'Alevilik ve Bektaşilik kavramları
odaklaşma yaratır ve azınlık olur. Bölünmezlik ilkesine aykırıdır' sonucu yanlış. Devleti yönetenler 'Aleviler yokmuş' gibi davranıyor..." Bu sözler açık olarak muhatabın kim olduğunu ele veriyor. Burada şu soru sorulabilir, muhatabın 'devlet' olmasının sakıncası ne? Sakıncası 'devlet'in muhatap alınması ve bu hak ve taleplerin
'devlet' tarafından karşılanması beklentisi, Alevilere bu hakların bir lütuf gibi bahşedilmesini demektir ve gelecekte verilecek bu hakların geriye alınmayacağını garanti etmez. 'Devlet'in bu şekilde hak bahşeden bir üst müessese olarak algılanması,
hiyararşik bir düzenin meşruiyetini ima eder ki; bu durum otoriter bir devlet-toplum ilişkisinin meşruiyetidir.

Aleviler ve siyaset
Aleviler eğer bu hak taleplerinin
'devlet'ten bahşedilecek bir lütuf değil, bir hak ve özgürlük alanı olduğunu gerçekten inanıyor ve bunu istiyorlarsa, bu talebin muhatabı 'devlet' değil, siyaset yani toplumu muhatap alan bir çağrı olmalıydı.
Bu noktada Alevilerin siyasetle olan ilişkilerinin ele alınması zorunluluğu doğmaktadır. Osmanlı'dan bu yana Aleviler ve Alevilik iktidara ortak olma olasılığı olan her Müslüman cemaat gibi sürekli dışlanmış ve baskı altına alınmaya çalışılmıştır. Cumhuriyet'le birlikte 'laik'liğin, Sünni dinsel öğelerin kamusal alandan temizlenmesi olarak işlev görmesi, 'devlet' karşısında Aleviliği, Sünnilik'le eşitlemiş ve Aleviler, devletin yanında yer almışlardır. Ancak Alevilerin bu desteği, 'devlet'in onlara bakışını pragmatik anlayıştan kurtarmamıştır.
Günümüzde devlet ile Alevi cemaatlerinin ilişkisi bu karşılıklı pragmatizmden kurtulamamıştır. Türkiye'de siyaset devletçi bir geleneğin üzerine oturan popülizme ve oportünizme dayanan bir mekanizma ile sürmektedir. Yani devletçi siyaset yapma zihniyetine ve bunu meşrulaştıran toplumsal kesimlerin varlığına dayanmaktadır.
Devletçi siyasetin küreselleşen dünyada yaşadığı ideolojik sıkışma, onu siyaseten daha popülist olmaya zorlamıştır. Bu ise mevcut rant miktarının artırılması ve bu rantın var olan dışında farklı toplumsal kesimlerle de paylaşılması anlamını taşımıştır. Varlıklarını ancak bu rantın dağıtım kanalları olarak sürdürmeye çalışan siyasi partiler için Alevi cemaatleri bu son yıllarda önemli bir hedef kitle olmuştur.
Son yıllarda, devlet ve yerel yönetim destekli cemevleri yapılması, Hacı Bektaşı Veli'yi anma törenlerinde başlayan 'Türk Müslümanlığı' tartışmaları gibi noktalarda Aleviler ve Alevi cemaatleri devletten
özerkleşmek ve demokrat adımlar atmak yerine, kendilerini daha çok devlete bağlayan adımlar atmışlardır.

Pragmatizmin göstergeleri
Nihayet bu adımlar çeşitli cemaat sözcülerinin 18 Nisan seçimleri öncesi;
'Taleplerimizi hangi parti programına koyarsa oylarımız onun' açıklamaları noktasına kadar varmıştır. Bütün bu gelişmeler göstermekteki, Alevi cemaatinin de siyasete bakışı, devletin Alevilere bakışı ile aynı olmuş Aleviler bir kültürel kimlik olarak hiçbir zaman kamusal alanda varolmamış tersine sürekli yok sayılmışlardır. Son gelişme bu açıdan daha belirgindir.
Bu açıdan bakıldığında olan sadece mevcut durumun, görünür olmasından başka bir şey değildir. Türkiye'de tüm toplumsal kesimlerin olduğu gibi, Alevi cemaatinin de hızla devletten özerkleşmesi gerekmektedir. Bu yüzden burada esas sorumluluk bir kez daha tek tek Alevilere düşmektedir. Yani her Alevi'nin hem bireysel hem de cemaatsel düzlemde kendilerini eleştiriye açmaları ve farklı olanı tanımaya yönelik bir adım atılması anlamını taşıyacaktır. Bu noktada Alevilere düşen bu çağrıları 'devlet'e değil, benzer sıkıntıları yaşayan toplumun farklı kesimlerine yapmaları ve farklı olan ile işbirliği yaparak yeni bir 'hak ve özgürlük alanı' mücadelesine dönüştürmesidir. Bu ise 'devlet'i muhatab almayan, 'siyaset'in kendisidir.

                     

Forum Konuk Defteri  Ozanlar Yazarlar Yol Alevilik
Irtibat Linkler Deyisler Kitapevi Hüseyin Gazi Ana Sayfaya