|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
Murat Aksoy AKP’li bir hükümette laiklere düşen görev ne? Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) üç aylık hükümet deneyimi, Türkiye’nin yakın geleceği konusunda önemli ipuçları taşıyan tartışmalara sahne oldu. Bütün bunların içinde, Gazi Orduevi’nde Genelkurmay tarafından verilen yeni yıl resepsiyonunda ortaya çıkan tablo, AKP üzerine süren tartışmaların “ana ekseni”ni ortaya koyması açısından belirleyici oldu. AKP, aradan geçen üç ay içinde, türban eksenli kamusal alan tartışmasından, YÖK’e, yeni anayasa’dan, Kıbrıs’a kadar geniş bir yelpazede bir çok tartışmanın odağında yer aldı. Kaba bir genelleme ile bu tartışmalarda AKP’nin karşısında,kültürel kod olarak “laik” ve bir alt kategoride ise “laikçi” olarak tanımlanabilecek “kişi ve kurumlar” var. Bu durumu veri kabul edersek tartışmaların “statüko-değişim”, “merkez-çevre” ekseninde ve AKP’yi kuşatma amacı üzerinde yürütüldüğünü kabul etmek yanıltıcı olmayacaktır. Bu süre içinde AKP’nin taraf olarak pozisyon aldığı tartışmaların neredeyse tamamı ideolojik olarak “sol pozisyonun” ve bu anlamda kendine “sol” diyen partilerin desteklemesi ve hatta sahiplenmesi gereken pozisyonlardır. Oysa bu süreçte görüldü ki, kendilerini sol’un en solunda gören parti(ler)den, merkezin hemen yanında tanımlayan sol partiye kadar hiç biri bu tartışmaları, bırakın desteklemeyi, bunları görmezden gelmeyi tercih etti. Peki bu durumu nasıl açıklamak mümkün? Bu durumu açıklayacak en temel açılım; mevcut siyaset anlayışı ve bunun sonucu olarak toplumun siyasete olan yabancılaşmasıdır. Peki nedir bu siyaset anlayışı ve siyasetsizlik? Siyaseti, toplumsal taleplerin kamusal alanda bir arada yaşayabilmesi olarak kabul ettiğimizde, Türkiye’de bu anlamda bir “siyasetin” olduğunu söylemenin imkansız olduğu kabul etmiş oluruz. Elbette Türkiye’de siyasi bir sistem ve bu sistemin içinde olan siyasi partiler de mevcuttur. Bu açıdan var olanı, devlet-toplum ilişkisi bağlamında toplum yerine devleti önceleyen bir yapı olarak değerlendirmek mümkündür. Bunun daha açık anlamı; devlet tarafından tanımlanmış kültürel kimliğin kamusal alanda temsiline olanak sağlanması ve bu kimliğin dışında kalanların yok sayılmasıdır. Bu devletçi yapıyı (hem siyasi hem ekonomik) ayakta tutan ise devletin rant yaratma gücü ve bunu meşruiyetini dayandırdığı kimliğe dağıtabilme gücüdür. Bu yapı içinde şüphesiz en büyük görev ise varlıkları gereği farklı toplumsal kimlik ve talepleri kamusal alana taşıması beklenen siyasi partilere düşmektedir. Bu partilerin bu yapı içindeki rolü devletin dağıtım kanalı işlevini yerine getirmektir. Dün Kürselleşme ile başlayan süreç 1990’larda Türkiye’de somut tartışma ve gelişmelere yol açmış ve devletin -merkez- tanımlamış olduğu kültürel kimliğin dışında kalan kimliklere kamusallaşma / siyasallaşma yolu açılmıştır. İslami ve Kürt kesimler iki farklı kültürel kimlik olarak Türk siyasi hayatına bu süreçte girmiştir. Bu süreç aynı zamanda mevcut devletçi yapının aşınmaya başladığı dönem olmuştur. 1995’de aldığı % 21 oy ile hükümetin en büyük ortağı olan Refah Partisi (RP), temsil ettiği kültürel kimlik ve söylemiyle; bu yapıyı hem siyasi yani demokratikleşme hem de ekonomik yani devletçi yapı olmak üzere iki yönlü aşındırma ve dönüştürme imkanına sahipken; partinin basiretsizliği ile bu gerçekleşmemiştir. RP tabanı olarak anılabilecek çevre salt ekonomik olarak merkeze yönelmiş ancak bu yönelme RP’nin demokratikleşmeyi es geçerek (bir çok anti-demokratik yasaya onay vererek); ikinciyi yani devletçi ekonomik yapı içinde kendine koruma alanı yaratmayı seçmiş ancak bunda da başarılı olamamıştır. RP’nin basiretsizliği, toplumsal basiretin bağlanması ile birleşince 28 Şubat’a giden yol açılmıştır. Bugün 3 Kasım ile birlikte Türkiye’nin önünde bir yol açılmıştır. AKP’nin, öncülü olan RP’den hem toplumsal temsil hem de siyasi söylem düzeyinde bu geleneği aşan söylemiyle sorumluluğu RP’den daha fazladır. Üstelik AKP’ye bu sorumluluğu sadece salt İslami duyarlılığa sahip olan doğal seçmenlerine değil, özellikle mevcut yapıyı demokratikleşme konusunda AKP’yi destekleyen ve kendini “laik” kesim içinde tanımlayanlara karşı da taşımaktadır. AKP’nin kamuoyuna yansıyan ihale yasasından, tüzük değişikliğine kadar ahlaki ve demokratik olmayan kararları yine Irak konusunda MGK öncesi ve sonrası parti söylemindeki farklılık her ne kadar sorumlu siyaset olarak sunulsa da sorgulanmalı ve eleştirilmelidir. Bu tartışmalar AKP’ye duyulan güveni hem tabanı hem de Türkiye genelinde azaltmaktadır. Sonuç Bütün bu tartışma içinde AKP’nin üzerinde süren asıl kuşatma daha ideolojik tartışmalar üzerinde olmaktadır. Bütün bu tartışmalarda AKP’nin desteklenmesi gereken söylemleri de bulunmaktadır. Başta Kıbrıs olmak üzere, YÖK gibi mevcut yapının / statükonun meşruiyetini sağlayan ideolojik tartışmalar noktasında AKP dışardan desteklenmelidir. Bu desteğin özellikle bugüne kadar merkezi yapıya muhalif olan kişi ve kurumlar tarafından ortaya konulması elzemdir. Verilecek bu destek hem destek verenlerin ideolojik duruşunun sağlamlığını göstermesi hem de AKP’nin cesaretlendirmesini açısından önemlidir. Verilecek bu destek, bu destek üzerinden yapılacak bütün mülahazaların dışında; hem siyasetin yeniden tanımı hem de siyasetin alanın genişlemesi noktasında önemli bir katkı sağlayacaktır. Bu noktada AKP’ye verilecek destek sadece AKP'ye yarayacağı için onlardan esirgenmesi gereken değil; tüm topluma yani siyasete yarayacağı için verilmelidir. Bugün AKP üzerinde süren ve AKP’yi kuşatmaya yönelik savaş sadece AKP göstereceği basirete bağlı olmayacaktır. Bu aşamada AKP kadar sorumluluk da AKP’nin temsil ettiği kimliğin dışında kalan ve kendilerini laik kesim içinde tanımlayan demokratlara düşmektedir. Aleviyol, 11.2.2003 Yorum |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |