Ahmet Yaşar Ocak
Türkiye,İslam,Üniversiteler ve Sosyal Bilimler*
Mesleğime intisap ettiğim 1972 yılından itibaren, çalışma
alanım olarak Türk tarihi çerçevesinde İslam gibi, kısmen
Merhum Fuat Köprülü’nün, Abdülbaki Gölpınarlı’nın ve Osman
Turan’ın bazı makalelerinin dışında, o zamana kadar hemen
hiç çalışılmamış, çok problemli bir alanı tercih ettim. Bu
tercihte adı geçenlere, özellikle Fuat Köprülü’ye karşı
duyduğum hayranlık ve takdir hislerinin büyük etkisi vardı.
Bununla beraber, bu seçimimin altında asıl sebep olarak
belki, konunun günümüzle olan canlı ve problemli
bağlantısını, başka bir deyişle Türkiye’de sürüp gitmekte
olan iki kültürlülüğün altındaki İslam faktörünün Türk
tarihindeki rolünü ve bu rolün değişik alanlardaki
yansımasını anlama çabasını gösterebilirim. Çocukluğumdan
beri Türkiye’de bu konudaki tartışmalar hep dikkatimi
çekmiştir. Bu yüzden bu meselenin tarihsel boyutu bende
derin bir merak uyandırıyordu. Gençliğin verdiği bir aşırı
kendine güvenin doğurduğu cesaretle, belki daha doğru bir
deyişle, cür’etle, Türkler’in Müslümanlığı kabul ettikten
sonraki sosyo-kültürel tarihlerine yöneldim. Bu tarihin,
Fuat Köprülü’nün çok haklı tespitiyle, tasavvuf gibi çok
güçlü bir faktörün etkisinde oluşmuş olması, yapmak
istediğim çalışmaların ağırlık noktasının ister istemez bu
yönde olmasını gerektiriyordu. Ben de kendimi bu doğrultuda
yoğunlaştırmalıydım ve öyle de yaptım.
Doktora tezim, Anadolu Selçuklu Devleti zamanında, 1239-40
tarihinde siyasal iktidara karşı kırsal kesimde “mehdici”
(mesiyanik) bir ideoloji etrafında, merkezî iktidar ve elit
kesimlerle kırsal kesim arasındaki sosyal bir çatışma
niteliğini taşıdığına inandığım “Babaîler İsyanı”nı ve
hareketini konu alıyordu. Daha sonraki yıllarda ilerleyen
çalışmalarım, bu hareketin Türkiye tarihindeki en kapsamlı
ve gerek zamanında gerekse sonraki yüzyıllarda, popüler
kesimlerdeki tesiri en güçlü ve en yaygın bir toplumsal
hareket olduğunu bana gösterdi. Günümüzde, özellikle 1990’lı
yıllarda yüksek sesle Türkiye gündeminin tam ortasına oturan
Alevîlik-Bektaşîlik meselesi, bu hareketin etkileriyle
oluşmaya başlayan bir tarihsel olgunun uzantısıdır. Bu tez,
Alevîlik ve Bektaşîlik araştırmalarına yönelmeme kapı açtı.
Bu açıdan çok şanslıydım, çünkü bu alanın dünyaca ünlü
uzmanı Prof. Irene Melikoff’un öğrencisi olmuş ve ondan
gerek yöntem, gerekse yaklaşım ve bilgi olarak çok şey
öğrenmiştim.
Türk ve Türkiye tarihinde İslam alanında özellikle Selçuklu
ve Osmanlı dönemleri, yoğunluklu olarak yayınlarımın
konusunu teşkil ediyor. Bununla beraber günümüzdeki
gelişmeleri de takibe ve geçmişle bağlantısını kurmaya
çalışıyorum. Bu bağlantıyı kurabilmenin, daha doğrusu bu
meselelerle ilgili sağlam ve sağlıklı analizler ve yorumlar
yapabilmenin ne kadar zor ve kompleks bir mesai olduğunu,
bunun zaman zaman benim boyumu aştığını, ne kadar güç bir
işe soyunduğumu fark etmem vakit aldı. Ama
artık geri dönüş yoktu ve ben, her ne kadar bu mesaiyi
istenilen ideal seviyede gerçekleştiremesem de, bu problemli
alana heves edecek genç meslektaşlara bir parça katkım
olabileceği düşüncesi ile araştırmalarımı sürdürüyorum. Bu
arada yaptığım çalışmalardaki yanılgılarımı elimden
geldiğince ve tabii ki iknâ olduğum ölçüde düzeltmeğe gayret
ediyor ve bunun mutlaka yapılması gerektiğini düşünüyorum.
Bu alandaki en büyük amacım, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti
tarihini içine alan, İslam’ın tarihine dair iki ayrı
sentetik sosyal tarih çalışmasını gerçekleştirebilmektir. Bu
iki önemli projenin birini bile gerçekleştirecek bir imkân
ve fırsata sahip olmak beni çok mutlu kılacaktır.
Türkler, Türkiye ve İslam denilen bu büyük problematiğin
daha çok popüler yanı benim ilgimi çekiyor. Çünkü Türk
tarihindeki etkileyici iz bırakan çoğu sosyal hareketler,
genellikle halk kesimleri tarafından oluşturulmuştur.
Dolayısıyla bu kesimleri çok iyi ve önyargısız tanımanın, bu
kesimler içinde gelişen her türlü zihniyet, hareket ve tavır
alışların, ciddiye alınarak, küçümsenmeden, özellikle
önyargılara kurban edilmeden çok iyi anlaşılması ve analiz
edilmesi gerektiğine inanıyorum. İşte bence üniversitenin
sosyal bilim dallarının en önde gelen görevlerinden birinin,
belki de birincisinin bu olduğunu sanıyorum. Gerek devletin
ve siyasal iktidarların, gerekse entelektüel elitin bu
hareketleri çok iyi tanıması ve daha önemlisi anlamaya
çalışması şarttır diye düşünüyorum. Bugün de Türkiye’de
yaşanmakta olan, bu anlayış ve çaba eksikliğinin yarattığı
karmaşa ve çatışmadır. Popüler İslam meselesini bu yüzden
önemsiyorum. Nitekim çalışmalarımın belli bir kesimini
oluşturan Alevîlik ve Bektaşîlik’le de, demin söylediğim
gibi, bu çerçevede ilgilendim, ilgileniyorum. Bir diğer
emelim de, Alevîlik ve Bektaşîliğin sentetik tarihini
yazmaktır. Bu da benim için mutluluk kaynağı olacaktır.
Bu konunun Türkiye’de ne kadar bilim dışı yaklaşım ve
yöntemlerle, ideolojik güdülerle ele alındığını, yaklaşık
bir on-on beş yıldır, sonuçları ileride telafi edilemeyecek
akıl ve bilim dışı yaklaşım ve spekülatif yayınlara konu
edildiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Piyasayı birden istila
eden bu yayınların çoğunluğu, daha beş-on yıl öncesine
kadar, bilim çevrelerinin, yani üniversitelerin bu önemli
olgu karşısında ne kadar ilgisiz, dolayısıyla hazırlıksız
olduğunu inanılmaz bir şekilde gözler önüne sermişti. Çünkü
bu yayınların içinde akademik çevrelerin bilimsel yayınları
hiç yok denecek gibiydi. Bu, üniversitelerimiz adına çok
düşündürücü bir durumdu.
Şunu açıklıkla ifade etmem gerekirse, Türk ve Türkiye
tarihinde İslam konusunda çalışmak için gerekli bilimsel
formasyonun ağır olması bir yana –ki ben şahsen kendi adıma
bu formasyon konusunda hâlâ pek çok eksikliğimin
bulunduğunun bilincindeyim ve bunu tevazu olsun diye de
söylemiyorum- Türkiye’deki çeşitli kesimlerin şu veya bu
yönde sergiledikleri ideolojik hassasiyetler ve tepkiler göz
önüne alındığında, ne kadar sıcak bir alan olduğu, hâlâ
soğukkanlı ve bilimsel bir yaklaşımla tartışılamamasından
belli olmaktadır. Bu meseleyi, Toplum ve Bilim dergisinin
tarih yazımına tahsis ettiği 91. sayısında, bundan bir-iki
yıl önce bir makaleyle ele almıştım. Taraşar meseleleri
sadece ideolojik açıdan ve üstelik sağlam bilimsel verilere
dayanmaksızın, geleneksel önyargılar ışığında
tartışmaktadırlar. Siyasi arenada ve medyada, hattâ
üniversitelerde dahi bu meseleler yıllardan beri ne yazık
ki, bir türlü sağlıklı bir araştırma ve tartışma platformuna
taşınamamıştır. Bu sağlıklı platformu oluşturacak olan ise
hiç şüphesiz üniversitelerde, Tarih, Sosyoloji, Antropoloji,
Psikoloji ve Felsefe bölümlerinde yapılacak olan, yapılması
gereken bilimsel araştırmalardır. Oysa Türkiye yıllardır
İslam, Laisizm ve demokrasi meselesini hâlâ bu bilimsel
ortamda değil, ideolojik arenada tartışmayı sürdürüyor.
İlahiyat fakülteleri hariç tutulursa, “bu çok mühim konu
veya problem, üniversitelerimizde bugüne kadar neden
akademik araştırmaların dışında kalmıştır?” gibi ciddi bir
soruyu burada sormalıyız ve bunun sebep veya sebepleri
üzerinde hepimiz ciddi bir şekilde düşünmeliyiz. Oysa az
önce saydığım disiplinlerin bilimsel araştırma ve eğitim
programları içinde olması gereken bu alanın, Türkiye’nin hem
geçmişi, hem bugünü, hem de geleceği açısından ne kadar
önemli ve hayati nitelikte olduğu, daha Cumhuriyet’in
başından günümüze değin, özellikle siyaset ve eğitim
alanlarında, arkası kesilmeyen sıcak tartışmalardan çok
rahatlıkla anlaşılır. Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin,
Türkiye toplumunun büyük çoğunluğunun çok yakından
etkilendiği ve hassasiyet gösterdiği kültürel kimlikle
alakalı bu problem, ideolojik ve ortamı gerginleştirici
yaklaşımlardan ziyade, objektif bilimsel araştırmaların
eğitime yansıtılması yoluyla çözüme kavuşturabilir. Geniş
zamana ihtiyaç gösterse de, ancak bu yolla laik elit
kesimlerle halk çoğunluğu arasında bir uzlaşı
sağlanabilecektir. Aksi halde baştan beri sürüp gelen
çatışma, bundan böyle de sürecek, dolayısıyla Türkiye’ye
demokrasi yolunda gereksiz zaman kaybettirecektir.
Sonuç olarak işte bu yüzden, 1990’lara kadar Türk
üniversitelerinin sosyal bilim dallarının ilgi alanına
neredeyse hiç girmemiş bu konunun, yalnız teolojik boyutuyla
değil, sosyolojik, antropolojik, psikolojik, tarihsel ve
felsefî boyutlarıyla, önyargısız sağlıklı akademik
araştırmalarla ele alınması gerektiğinin şart olduğunu bir
kere daha vurgulamak istiyorum. Bu gerçekleştiğinde,
belirtilen dallarda çalışan akademisyenler ve yüksek öğrenim
gören genç nesiller, edindikleri bilgi birikimi sayesinde
Türkiye’nin bu sıcak problemini, bilgisizlikten ve ideolojik
önyargılardan arınmış bir biçimde tartışabilecekler,
böylece, toplumun çeşitli kesimleri arasında zamanla bir
uzlaşının yaratılmasına yol açılabilecektir. Bu suretle, hem
din bağnazlığı, hem de din karşıtlığı makul seviyelere
çekilebilecektir. Ne yazık ki uzun zaman alacak bu sürecin
sonunda, Türkiye’de elit ve halk çatışmasının ortadan
kalkması sağlanabileceği gibi, çok haklı olarak şikâyet
konusu yapılan “din üzerinden siyaset yapılması” da önemli
ölçüde engellenebilecektir. Başka bir deyişle Türkiye’de
sürüp gitmekte olan, elit ve halk kesimini birbirinden
ayıran bu iki kültürlülüğün altındaki İslam faktörünün,
siyaset malzemesi ve toplum içinde çatışma konusu olmaktan
kurtarılıp sağlıklı bir zemine yerleştirilmesi mümkün
olabilecektir. Ben bu konuda kesinlikle kötümser değilim.
*TÜBA tarafından kendisine 2004 Yılı Bilim Ödülü verilmiş
olan Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın törende yaptığı
konuşmadır.