|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
Erdoğan Aydın Ahlâk ve politika Türkiye'yi yönetenler, ne zamandır değişik mazeretlerle ötelemeye çalıştıkları veya öyle göründükleri şeyi yaptılar ve kuzeyden cephe açabilmesi için ABD'ye topraklarını açmayı kabullendiler. Böylece ilk elden, 40 bin asker ve 350 uçak gibi oldukça önemli büyüklükte bir ABD gücü Türkiye toprağında konuşlanma olanağı elde edecek. Düne kadar savaşa ve özellikle Türkiye'ye ABD askeri konuşlandırılmasına karşı görüş açıklayanlar, bu kararlarıyla sürdürdükleri "müsamereyi" de sona erdirmiş oldular. Türkiye, ABD'nin yanında komşusuna karşı fiilen savaşa katılmış olacak. Gerçi hâlâ savaşa fiilen katılınmayacağı söyleniyor. Ancak öyle bile olsa artık fiilen tarafı olduğumuz bu savaş, Türkiye'nin geleceğini, iç politikasını ve dış ilişkilerini de ciddi anlamda ipotek altına aldı. Kürt devleti paranoyası ve Musul-Kerkük'e yönelik depreşen Osmanlıcı hayalleriyle Türk devletinin Kuzey Irak'a yerleştireceği askerlerini bir daha geri çekememesi veya çekmeme yönelimine girmesi ciddi riskler olarak kapımıza dayandı. AKP savaşa karşı mıydı? Düne kadar AKP, savaşa katılım kararının kendilerince üstlenilmesinden uzak durmaya çalıştı. Nitekim kararın alınmasında topu ordunun sırtına atmak ve hiç olmazsa kendi iç kamuoyunda, 'ne yapalım onlar istedi, biz de bir şey yapamadık' diyebilmek için elinden geleni yaptı. Ancak bu durumu gören ordu da, kararın kendi üzerinden meşrulaştırılmasına izin vermeyen bir tutum sergiledi. Dahası AKP'yi gerçek kararını açıklamaya zorlamak amacıyla, hükümeti kamuoyunda kararsızlıkla suçlamaktan geri kalmadı ve her defasında kararın hükümetçe verilmesi gerektiğinin altını çizdi. Gerçekte AKP önderliğinin başından beri Amerikancı bir çizgi izlediği, kendini devlete kabul ettirebilmek için bile ABD ile uyumlu olmaya ve desteğini kazanmaya çalıştığı görülüyordu. Nitekim Erdoğan'ın Washington'da Bush ile görüşmesi sırasında ABD politikasını olumlayan açıklamaları bunun ilk somut göstergesiydi. Yine Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın, "Biz savaşa girmezsek daha çok ABD askeri ölür" açıklaması da bu işbirlikçi tavra tüy dikmek anlamı taşıyordu. Bununla birlikte AKP'nin, son haftaya kadar ABD taleplerini erteleyen, barıştan yana görüntü vermeye özen gösteren bir tutum takındığı da dikkatlerden kaçmıyordu. Ancak dikkatli bir gözlemle, savaştan uzak duran bu tutumun kendisinden değil, ordunun söz konusu savaşa karşı, Kürt korkusu temelinde geliştirdiği ciddi rezervlerinden kaynaklandığı görülebilir. Ne ki ABD taleplerinin karşılanması kararının son MGK'da kabulü sonrasında, bu tutum da sona erdi ve Amerikancı politika hayata geçirilmeye başlandı. Müslümanlıktan Amerikancılığa Bu atmosferde Erdoğan'ın, 4 Şubat günkü grup konuşması ilginç ve ilginç olduğu kadar kendi yaşadığı dönüşüm açısından tarihsel öneme sahipti. Toplumun yüzde 94'ünün, dahası AKP kadrolarının ezici çoğunluğunun savaşa hayır demesi, gelinen noktada artık umurunda değildi. Aksine bu atmosferde tüm yeteneklerini kullanarak mazeret üreten ve kararlılık sergileyen bir tutumla durumu tersine çevirmeye yöneliyordu. Bu konuşmada savaşa karşı, Müslüman duyarlılığının temsilcisi Erdoğan gitmiş yerine devlet adamı ve Amerikancı bir Erdoğan gelmişti. Güçlüden yana oynuyor ve bugüne kadarkinden çok daha açık bir şekilde istikbalini Amerikan işbirlikçiliği üzerinden kurduğunu gösteriyordu. Bu açıklamalarda daha da belirginleştiği gibi, İslam onun için bir yükseliş ve pazarlık kozuydu. Ama asıl belirleyici değildi. Hıristiyan ABD'nin Müslüman Irak'ı bombalamasına yataklık yapma konusunda ikirciklenmiyordu. Grup konuşmasında, "Saddam'ın basiretsizliğinin hesabını Irak ödeyecek" diye başlayıp, "Bağdat'ta pişirilen yanlış yemek Bağdat'tan döner" diye kükrüyordu. Saldırganın olmasa da suçlunun Irak olduğu üzerinden bir netlikle konuşuyordu. ABD'ye yönelik en küçük bir eleştiriden imtina ederken, saldırgan tutumunu meşru gören, Irak'ın bu saldırıyı hak ettiğini veri kabul eden bir kralcılık sergiliyordu. Üstelik AKP tabanı, bu gerçeği, geçmişten kalma İslamcı tepkileri nedeniyle ortalama Türkiyeli yurttaştan daha iyi görüyordu. Ancak gelinen noktada onları bile gözden çıkarmak pahasına toplumun maniple edilebilir kesimlerine seslenmeyi hedefliyordu. Ama sadece tabanı değil, Türkiye'nin ezici çoğunluğunun savaş karşıtı tutumu nedeniyle adımlarını alıştıra alıştıra atmaya çalışıyor, örneğin parlamentodan karar çıkarma süreci ve gerekçelendirmelerde bu manipülatif "duyarlılıkla" davranıyordu. Siyasal etik Erdoğan görmezden geliyordu, oysa ABD göstere göstere saldırıya hazırlanıyor, tehdit ediyordu; denetçiler raporunun kendisini bağlamayacağını, kendi yargılarını esas alacağını, BM kararını da kendisine ters düşerse tanımayacağını açık açık belirtiyordu. Ama AKP lideri onu değil de Irak'ı suçluyordu. O ABD ki, BM kararlarına rağmen bölgeyi kan gölüne çeviren İsrail veya taşlaşmış bir diktatörlük olan Suudi Arabistan dururken, salt kendine boyun eğmediği içindir ki Irak'ı hedef alıyordu. İlaçsızlıktan, salgınlardan ölen yüz binlerce Iraklı çocuğun sorumlusunun Saddam'dan daha fazla Bush olduğu ve başlamak üzere olan hukuk dışı saldırıyla yüz binlerce yeni Iraklı vatandaşı öldüreceği açıkken Bush'u eleştiremeyenlerin Saddam'a çullanmasının, en başta etik bir sorun oluşturduğu açık. Tavrındaki etik problemin o da farkındadır; ama devlet sorumluluğunun etik ötesi bir durum olduğunu varsayıyor. Nitekim grubu başta olmak üzere taraftarlarını ve yurttaşları ikna etmeye yönelik argümanlarını bu temelde biçimleniyor. Bu bağlamda, "Ahlâki öncelik barış ve selamet, ama siyasi önceliğimiz Türkiyemizdir" demekte ve olası bir fireyi engellemek için, milletvekillerinin "Duygularla değil devlet adamı sorumluluğuyla davranmalarını" istiyor. Bu konuşma sonrası AKP parlamenterlerinden yansıyan hava da ilginçti ve grubun bir bütün olarak savaş karşıtı tutumda ne denli samimiyetsiz olduğunu gösteriyordu. "Savaş kaçınılmaz. Denklem dışı kalırsanız gelişmeleri yönlendiremezsiniz. Türkiye Irak'ın şekillenmesinde söz sahibi olmak zorunda" diye devam eden Erdoğan, yabancısı olmadığımız bu devlet adamlığı söylemiyle, aynı zamanda muktedirlerle arasındaki rezervleri de ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Esasen AKP, bu savaş sorununa hiçbir aşamada etik düzlemde yaklaşmadı. Aksine bir yandan ordunun tutumunu kollarken diğer yandan da tavrını kâr zarar hesapları üzerinden biçimlendirdi. Savaşa katılınabilinirdi; ama bu işten önceki sefer zarar edilmişti, bu sefer zarar edilmemeliydi!.. ABD'den akçalı sözler alınmaya çalışıldı. Arada Irak'a gidilerek ticari anlaşma imzalandı. Bütün bunların kamuoyuna barışçıl çözüm arayışı olarak satılmaya çalışılması da ihmal edilmedi. Ancak bugün çok net olarak görüldüğü gibi tüm bu söylem ve girişimler, ABD ile sürdürülen pazarlıkta avantajların artırılmasına yönelik atraksiyonlardan öte bir anlam taşımıyordu. Savaşa katılım meşru mu? Erdoğan'ın da sarıldığı "Türkiye'nin çıkarları" söylemi temelinde Irak savaşına dahil olmak, bu dönemeçte Türkiye'yi ciddi bir riskin eşiğine getirdi. Başka savaşlara değil ama, bu savaşa başından beri karşı duran ordu da, savaşın kaçınılmazlaştığı noktada, "Türkiye'nin çıkarları" söylemi temelinde Kuzey Irak'a boylu boyunca yerleşmeye yöneliyor. Oysa bu politika hem hukuki meşruiyetten yoksun hem de yanlış. Kaldı ki Türkiye'nin çıkarları, kendisine saldırılmadığı müddetçe, komşulara karşı değil, kendi halkının özgürlük ve haklarından yana duyarlılık geliştirmekten geçiyor. Bunu yapmak yerine komşunun Kürtlerinden yana geliştirilen aşırı duyarlılık, sanılanın aksine Türkiye'nin yumuşak karnını oluşturdu ve savaşa çekilmek amacıyla ABD tarafından başarıyla istismar edildi. Kürt kartını kullanarak ABD, kendi savaşına bir kuzey cephesi elde etmek yanı sıra Türkiye'nin kendi savaşını başlatma potansiyelini de harekete geçirdi. Oysa böylesi bir savaş, tıpkı ABD'ninki gibi, savunulamaz bir durum. Komşu ülkedeki gelişmeleri kendi çıkarları için risk görmek temelinde engellemeye çalışan bir müdahalenin, uluslararası hukuk açısından meşru olamayacağı açık. Böylece Türkiye, ABD'nin "önleyici vuruş" konseptini, bir başka düzlemde uygulamaya çalışıyor. Nitekim, tıpkı ABD gibi, "potansiyel risk önleme" gerekçesiyle bir başka devletin topraklarına operasyona yöneliniyor. Aleviyol, 11.2.2003 Yorum |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |