|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
Yüksel Işık Şimdi ağlama zamanı Kum Ajans, geçen yıl araştırmacı-yazar Mustafa Sönmez ve ekibine gelir dağılımındaki dengesizlik üzerine bir araştırma yaptırmış. Bugüne kadar bu sonuçlar üzerine bir değerlendirme yapan oldu mu bilmem; ben sonuçlara bakınca içim karardı. Bu sonuçlardaki iç karartıcılığa bir de Şubat krizinin maliyete binince durum daha da vahim bir hal alıyor.
Kum Ajans’ın araştırmasına göre, Türkiye genelinde en
zengin ile en yoksul arasındaki fark, tam 236 kat. Türkiye ekonomisinin
motoru konumundaki İstanbul’da ise durum daha da içler acısı; zira
İstanbul’daki süper zenginlerin aylık geliri 27.5 milyar lira iken, en
yoksul yüzde birlik kesim yalnızca 85 milyon lira ile geçinmek zorunda
kalıyor. Kum Ajans’ın verilerine göre, yüzde birlik süper zengin olarak tanımlananlarla yüzde birlik yoksul kesimlerin durumunu, Şubat krizinin ışığında karşılaştırdığımızda bu vehametin boyutları daha da net bir biçimde ortaya çıkmış olacak. Kaba bir hesaplamayla 27.5 milyar lira olan süper zenginin aylık geliri, 19 Şubat günü yaşanan kriz halinden sonra tam 38. milyar liraya çıkarken; en yoksul kesim eline geçen 85 milyar lirayı bile koruyamadı. 18 Şubat’ta elindeki, bir ihtimal de olsa varolan, 85 milyon lirası, ertesi gün 51 milyon liraya düştü. Bir örnek daha verelim. 2001 Ocak zammıyla birlikte kamu çalışanlarının ortalama maaşları 170 milyon lira ve bu Ocak 2001 kuruyla 254 Amerikan dolarına denk geliyor. Şubat krizinin hemen sonrasında söz konusu 170 milyon liranın dolar cinsinden değeri, sadece 179. Bugün itibariyle(3 Mayıs 2001) 170 milyon lirayı dolarla karşılaştırırsak, elimize geçen değer miktarı ne yazık ki, yalnızca 143 dolar. Durum açık! Ücretleriyle geçinmek için çırpınan insanlar, çırpındıkça yoksullaşırken, süper zenginler ise, elini sıcak sudan soğuk suya vurmadan rant üstüne rant kazanıyorlar. İnsanın aklına “ne oluyor da böyle oluyor” diye bir soru gelebilir. Bu sorunun yanıtları arasında olabilecek çarpıcı iki örnek var elimizde. Bunlardan biri banka hortumlamaları; diğeriyse ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ı fena halde sinirlendiren “Beyaz Enerji Operasyonu”. “Beyaz Enerji Operasyonu”nun kokusu, yargılamanın sonucunda daha fazla çıkacak ama bir cümleyle özetlemek gerekirse, Dünya Bankası temsilcilerinin, “ihalelerin yüzde 15’i siyasilere gidiyor” belirlemesinin elbette bir anlamı var. Biz banka hortumlamalarına dönelim. İçleri boşaltılana kadar beklenildiği, hortumlanıldığına emin olunduktan sonra, ikibin yılı içerisinde el konulduğu anlaşılan bankalara bakalım. Söz konusu bankaların hortumladıkları paranın miktarı 12 milyar dolar. Aklınızda, “bu rakam, ekonominin acil ihtiyacı diye Derviş’in günlerdir, ‘küresel imparatorluklar’ın karşısında bulmaya çalıştığı ve bulabildiği kadarıyla gelecek kuşaklarımızı borç altına koyduğu para miktarı da bu” ifadesi geçiyor olabilir. Evet, elbette! Emeğiyle geçinenler yoksullaştıkça hortumcuların zenginleşmesinin kaynağı, bu örnekte de görüldüğü gibi, ortada. Hortumcuların ve yolsuzluk yapanların eylemleri, herkesten çok alt gelir gruplarındaki insanları etkiliyor. Türkiye 12 milyar dolarını hortumlatmasaydı, alt gelir gruplarındaki insanlar bu kadar yoksullaşmamış olurdu; Türkiye bu 12 milyar dolarına sahip çıksaydı, kapı kapı dolaşıp geleceğimizi yeni borç yüklerinin altına koymamış olurdu; Türkiye bu 12 milyar doların hortumlanma sürecini seyretmesiydi, ortalama bir kamu çalışanının eline geçen gelir yılbaşında 254 dolar iken, bugün itibariyle 143 dolara düşmemiş olurdu. Bunlar birer örnek; benzer çok sayıda şartlı cümle kurulabilir. Ancak şu 12 milyar dolara sahip çıkılabilip, kamu çalışanlarına aktarılabilseydi; bilinmeli ki, 2 milyon kamu çalışanın maaşı ortalama 500 dolar civarında olurdu. Bu yazıyı uzatmanın alemi yok! Şimdi ağlama zamanı! Soru şu; biz ağlarken kimin vicdanı sızlayacak? Hükümet edenlerin yani DSP’nin, MHP’nin, ANAP’ın uyguladıkları ekonomik politikayla vicdanının sızlamadığı ortada. DYP ve FP’nin onlardan aşağı kalır yanlarının olmadığını, kısa bir süre öncesinden, biliyoruz. CHP ise, toplum kendisine bir görev verecek diye, alelacele kendi içindeki problemleri harekete geçirerek, kimse için vicdan sızlatacak durumda olmadığını göstermekle meşgul. Anlaşılıyor ki, bu ülkede kimsesizlerin kimsesi yok. Peki, tarih kimseye toplumun vicdanı olma görevini yüklememiş mi? Eğer yüklemişse, onlar nerede? Osmanlı’nın hastalık yıllarıydı, şair bir dizeyle sormuştu; “yok mudur kurtaracak baht-ı kara maderini”. Türkiye’nin hastalık yılları ve aynı soruyu çok sık duyduğumuza göre, artık yanıt şöyle olmalı. Madem ki ağlayan biziz, “bir başka alem” kurmak da bizim elimizde! |
| Ana Sayfaya |
| Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |