Güncel ve Tarafsız Haber

Nedim Gürsel

Ağacı konuşturan coğrafya

Hacı Bektaş'a gidiyorsanız, yol uzun hava sıcaksa, gölgesine oturduğunuz ağacın yapraklarını hışırdatıyorsa rüzgâr, Hünkârın makamına varıp eşiğine yüz sürmeye niyetliyseniz ağaç da konuşur elbet, rüzgâr da.

Hacı Bektaş, Kapadokyalı Hıristiyanlar arasında Aziz Haralambos adıyla yaygınlık kazandı, efsane ve kerametleri anlatıldı. Zaten her yıl ağustosta, Kırşehir'in Hacı Bektaş ilçesinde yapılan törenler boyunca bu konu da gündeme geliyor, halk ozanlarının sunduğu şiir dinletilerinin, semah ve ayin-i cem törenlerinin yanı sıra düzenlenen panellerde Alevi Bektaşi kültürü derinlemesine tartışılıyor.

Kaynağını doğuda, Kösedağları'ndan alan Kızılırmak'ın, İç Anadolu'da geniş bir yay çizerek kıraç topraklara hayat verdikten sonra Karadeniz'e döküldüğünü biliyordum. Yazın suyunun bunca az, akışınınsa böyle yavaş olduğunu bilmiyordum ama. Avanos'un içinden geçen Kızılırmak, Kapadokya'nın da sınırını çiziyor. İrili ufaklı fallusları andıran peri bacalarının eril coğrafyasını geride bıraktığınızda bozkırın dünyasına dalıyorsunuz. Yani eğri çizgilerin, kadın memelerini çağrıştıran çıplak, boz tepelerin dişi dünyasına. Mağara evler, doğanın oyduğu taşlar, güvercinlikler, eski kiliselerle yeraltı kentleri geride kalıyor.

Kurumuş dere yataklarından fışkıran tek tük yeşillikleri, kızgın güneşte yanan kayaları, buğday tarlaları ve geceleyin boşluğu bir anda dolduran yıldızlarıyla bozkır, önünüzda alacalı bir top kumaş gibi açılıyor. Köprüyü geçerken aşağıya baktım. Su, adına inat, yosun yeşiliydi. İlkyazda Erciyes'te eriyen karın dereleri besleyerek düze ineceğini, karaçalılarla birlikte taşı toprağı da sürüklerken ırmağı kızıla boyayacağını düşündüm.

''Coştuğunda mutlaka bir can alır, demişti Yaşar Poyraz , akarsuyu mümkünü yok durduramazsın''. Ama çoban Yaşar Poyraz'la tanışmadık henüz. Sinan onu, inekleri suya sürerken görüntülemedi. Hırkadağı'nın yamacındaki köyüne -Eski Yaylacık'a- varıp yaşlı babasından Hacı Bektaş 'ın kerametlerini de dinlemedik.

Tarlaların ıssızlığı

Yolun başındayız daha. Yol uzun, hava sıcak. Ve ''güneş tepemizde ateşten bir sarık/toprak çıplak ayaklarımıza çarık.'' Nâzım Hikmet , Kurtuluş Savaşı yıllarının Anadolusu'nu bu dizelerle dile getiriyordu. Güneş tepemizde yine, ama ayaklarımızda çarık yok. Kağnıyla değil, yaylıyla da değil, arabayla gidiyoruz. Yine de, o yılların yoksulluğunu, tarlaların ıssızlığını anımsatan bir şeyler var bu coğrafyada.

Kızılırmak boyunca ilerledik. Suyun ortasında yer yer adacıklar oluşmuş, kuşların sığındığı sazlıklar gövermişti. Kavaklar kıyı boyunca allı pullu, sıra sıraydılar; kasetçalardaki kadın sesinin ''Ah kavaklar! Kavaklar! Acı düştü peşime'' diye haykırışındaki gibi. Sezen Aksu söylüyordu. Ama Sıvas'ta yakılan eski dostum Metin Altıok 'un acısıydı dile gelen; yalnızlığı, kimsesizliği, bozkırda bir başına kalmışlığıydı. ''Ah kavaklar, ah kavaklar/Bedenim üşür, yüreğim sızlar.'' söylerken yörenin simgesi kavaklar yavaşça sallanıyordu sabahın seher vaktinde. Bu deyişi çok severim. ''Ali'yi gördüm Ali'yi/Sabahın seher vaktinde'' diyen Bektaşi nefesinden ötürü.

Ama değil kendisini, Hacı Bektaş ilçesinin panayır yerini andıran çarşısında resimlerini bile görmedik Hazreti Ali 'nin. Daha görmedik. Düldül'e binip Zülfikâr'ı çekmemişti. O'nun Allah'ın yeryüzündeki ''tecelli'' si olduğu da pek umurumuzda değildi. Buna inananlar vardı, biliyorduk. Onların inancına da saygımız sonsuzdu. Hacı Bektaş'ın pîri Ahmed Yesevi turna donuna girip Türkistan semalarında görünmüştü, bir taşkın akarsuyun -Amuderya'nın- kıyısına konmadan önce. Pencereden başımı çıkarıp gökyüzüne baktım. Ne turnalar vardı görünürde, ne pembe beyaz bulutlar... Derin mavide bir tek leke bile yoktu.

Olmasın! Turnanın kendisi önemli değil bu bahiste; imgesi, çağrıştırdığı dünya önemli. Toprak uçsuz bucaksız ve kırmızıydı. Nâzım'ın İnsan Manzaraları 'nda yazdığına bakılırsa biber gibi de acı. Derken asfalt yoldan ayrıldık. Engebeli bir arazide bulduk kendimizi. Karşıda, güneşte kavrulan çıplak tepelerin yamacına tünemiş bir ağaç gördüm. Öyle tek başına, cılız bir ağaç. Zeytin değil, ahlat hiç değil. Ne incire benziyor ne duta. Yaprakları sert, dalları kuru, kupkuruydu.

Yanına varıp gölgesine oturdum. Birden dile geldi, kendini tanıttı bana. Ağaç konuşur mu hiç! demeyin. Eğer bozkırda sabahın seher vaktinde Hacı Bektaş'a gidiyorsanız, yol uzun hava sıcaksa, gölgesine oturduğunuz ağacın yapraklarını hışırdatıyorsa rüzgâr, Hünkârın makamına varıp eşiğine yüz sürmeye niyetliyseniz ağaç da konuşur elbet, rüzgâr da. ''Neden öyle uzun uzun baktın, tanıyamadın mı yoksa, dedi ağaç, ben alıcım. Çok değil bundan yedi yüzyıl önce yoksul bir köylü de senin gibi yanıma gelmiş, gölgemde dinlenmişti. Sonradan erenler arasına karıştığını duydum. Yedide keramet vardır, sen bilmezsin.''

Nasıl bilmem! Üçte, yedide, kırkta elbette keramet vardır. ''Allah bir Muhammet Ali'' üçlüsünün, yani Şii'liğin bir kolu olan Alevi inancının kök saldığı bu topraklarda yedi yüzyıl önce bir yoksul köylü yaşamış, gölgesine sığındığım ağacın meyvalarını öküzüne yükleyip Hacı Bektaş Veli'nin kapısını çalmıştı. Adı Yunus 'tu. Sonradan adına, şeyhi Taptuk Emre 'nin de adı eklenecek, nefesleri dillerden düşmeyecekti. Yine de biz ağaçtan değil Vilâyet-nâme 'den alalım haberi:

''Yunus, ekincilikle geçinir, yoksul bir adamdı. Bir yıl kıtlık olmuştu, ekin bitmemişti. Hacı Bektaş'ın vasfını o da duymuştu. Gideyim, biraz bir şey isteyeyim, dedi. Bir öküze alıç yükledi, vara vara Karahöyük'e geldi, Hünkâr'a, yoksul bir adamım, ekinimden bir şey alamadım, yemişimi alın, karşılığını lûtfedin ehlimle, ayalimle aşkınıza yiyeyim,'' dedi.

Hacı Bektaş, alıç karşılığında buğday değil nefes önerir Yunus'a. O dönemin Anadolu'sunu düşünün. Moğol istilası devlet otoritesini yok etmiş, açlık ve yoksulluk halkı kırıp geçirmekte. Saraya yakınlığıyla bilinen Mevlevi tarikatı kentlerde örgütlenirken, kırsal alanda ''kolonizatör'' dervişlerin kurduğu tekkeler köylünün umut kapısı olmuş. Yunus nefesi ne yapsın, ona çoluk çocuğunu beslemek için buğday gerek. Hünkârın her alıca on nefes önermesine rağmen buğday istemekte direniyor. Bunun üzerine taşıyabildiği kadar öküzüne buğday yükleyip gönderiyorlar. Ama yolda bir düşüncedir alıyor Yunus'u. Pişman olup gerisin geriye tekkeye dönüyor, Hünkâr'dan nasip istiyor.

''Halifeler, gidip Hünkâr'a bildirdiler. Hünkâr, o iş, bundan böyle olmaz, o kilidin anahtarını Taptuk Emre'ye sunduk. Ona gitsin, nasibini ondan alsın, dedi. Halifeler Hünkâr'ın sözünü Yunus Emre'ye söylediler, o da Taptuk Emre'ye gitti, Hünkâr'ın selâmını söyledi, olan biteni anlattı. Taptuk selâmı aldı, safa geldin, kademler getirdin, halin bize malûm oldu, hizmet et, emek ver, nasibini al dedi''.

 

Alevi-Bektaşı kültürü

 

Yunus'un Taptuk Emre'den nasip aldıktan sonra nasıl dilinin çözülüp şiirler söylediğini, bu şiirlerin sözlü halk geleneğinden günümüze ulaşarak tüm insanlığa seslendiklerini biliyoruz. Mezarının Bektaş ilçesine yakın, bir höyüğün yamacında olduğunu bildiğimiz gibi. Ama bilmediğimiz, belki de işimize gelmediği için unuttuğumuz bir şey var: Anadolu'da gelişip serpilen Alevi Bektaşi kültürünün, köktenci İslâma oranla daha hoşgörülü, eşitlikçi, kadına de yer veren demokratik bir kültür olduğu.

İçinde Orta Asya kökenli inanışlarla, özellikle de Şamanizmle Hıristiyanlığın bazı unsurlarını barındıran, yani, bir tür ''syncretisme'' (dinsel karışım, bağdaşım) olarak tanımlayabiliceğimiz bu kültürün ayrıntılı bir çözümlemesini yapacak değilim. Bektaşiliğin, söz konusu ''syncretisme'' in yanı sıra bir bilinç birikimi (gnose) olduğunu, Aleviliğinse (Ali soyundan gelen demektir) onun değişik bir görünümü biçiminde algılandığını belirtmekle yetineyim.

 

Bektaşilik ve Hıristiyanlık

 

İrene Melikoff , Bektaşilerin toplumda seçkin bir kesim oluşturduklarını, tekkeler çevresinde okumuş insanların toplandığını, Alevilerinse konar göçer ve büyük ölçüde eğitimsiz olduklarını yazıyor (Hacı Bektaş, Efsaneden Gerçeğe).

Bektaşilikle Hıristiyanlık açısından altının çizilmesi gereken bir başka olgu da, Hıristiyanların Mesih inancıyla, Alevilerin Mehdi beklentisi (kaybolan on ikinci imamın bir gün ortaya çıkıp yeryüzünden yoksulluk ve adaletsizliği kaldıracağı inancı) arasındaki benzerlik ya da ''Allah bir Muhammet Ali'' anlayışıyla Teslis (Baba-Oğul- Ruhül Kudüs) üçlüsünün neredeyse birebir ötüşmesidir. Hacı Bektaş'ın Kapadokyalı Hıristiyanlar arasında Aziz Haralambos adıyla yaygınlık kazandığını, efsane ve kerametlerinin anlatıldığını burada anımsatmalıyım.

Zaten her yıl ağustosta, Kırşehir'in Hacı Bektaş ilçesinde yapılan törenler boyunca bu konu da gündeme geliyor, halk ozanlarının sunduğu şiir dinletilerinin, semah ve ayin-i cem törenlerinin yanı sıra düzenlenen panellerde Alevi Bektaşi kültürü derinlemesine tartışılıyor. Bu arada, Başbakanımız başta olmak üzere Alevi oylarının peşine düşen siyasetçilerimiz de buralara dek gelip nutuk atmaktan geri kalmıyorlar.

Yarın: Hacı Bektaş Veli'nin öyküsü

Hacı Bektaş'ta ozanlarınsunduğu şiir dinletilerinin, semah ve ayin-i cem törenlerinin yanı sıra panellerde Alevi Bektaşi kültürü derinlemesine tartışılıyor.

Cumhuriyet 16.08.2003

|  Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com