Uluc Gürkan
AB Yolu..
Fransızlar, AB Anayasasını
oylayacaklar ama, bunu değil Türkiye’yi
tartışıyorlar. AB Anayasasına “evet” demek,
Türkiye’ye de “evet” demek anlamına mı gelecek,
her kafadan farklı bir ses çıkıyor. Türkiye’ye
“evet” deme kaygısı nedeniyle, her geçen gün
anayasanın oylaması da zora giriyor.
Bu durum, kamuoyu
yoklamalarında önümüzdeki seçimlerin favorisi
görülen Sosyalist Parti’yi rahatsız etmişe
benziyor. Örgütlerine bir genelge yayınlayarak,
AB Anayasası’na “evet” denilirse Türkiye’ye de
“evet” denilmiş olmayacağını vurguluyor.
Sosyalist Parti’nin
genelgesinde, Türkiye ile müzakerelerin “ucunun
açık” olduğu ve uzun süre alacağı anlatılıyor.
Son paragrafta ise her şey Türkiye lehine
gelişse bile, AB’ye üye olmak için Türkiye’nin
Kıbrıs’tan vazgeçmek ve Ermeni soykırım
iddialarını tanımak zorunda olduğu kaydediliyor.
Bu genelgesinde Sosyalist
Parti, sadece Türkiye’nin AB üyeliğinin görünür
gelecekte mümkün olamayacağını savunmuyor. Aynı
zamanda, Türkiye’nin AB yolunda Lozan ile
yırtılıp tarihin çöp sepetine atılan Sevr
koşullarına boyun eğmeye zorlanacağını ima
ediyor.
* * *
Fransa’da sosyalistler böyle
de, Hıristiyan Demokratlar çok mu farklı?
Eski Fransa Devlet Başkanı ve
AB Avrupa Konvansiyonu Başkanı Valery Giscard
d’Estaing, hala Türkiye’yi AB’nin sınır komşusu
olarak tanımlıyor. ABD’de New York
Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada, “AB
içinde Türkiye’nin yeri ne? AB’nin sınırları
nerede biter?” sorusuna verdiği yanıt son derece
açık:
“AB’nin sınırları
bellidir. Kuzeyde Atlantik Okyanusu ve Rusya,
güneyde Akdeniz ve Cebelitarık Boğazı’nın
karşısında yer alan Kuzey Afrika ülkeleri,
doğuda bizim için sorun olan eski Sovyetler
Birliği ülkeleri, Güneydoğu Avrupa’da ise
Türkiye’dir.”
* * *
AB’deki olumsuz
hava sadece Fransa ile sınırlı da değil. AB
Komisyonu’nun genişleme komiseri Olli Rehn da
umutlu görünmüyor.
Rehn, geçtiğimiz hafta
İstanbul’da TÜSİAD’ın düzenlediği bir toplantıda
konuşurken, Türkiye ile yolun hem “uzun”, hem
“engebeli”, hem de “virajlı” olduğunu söyledi.
İlk virajın aşılabilmesi için de, Ankara
Anlaşması’nın AB’ye yeni üye olan ülkeleri de
kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiğine
yeniden dikkat çekti.
Peki bu, Güney Kıbrıs Rum
yönetiminin Kıbrıs’ın bütününün temsilcisi
olarak Türkiye tarafından da tanınması anlamına
gelecek mi? Rehn’in şu sözlerine mim koyunuz:
“Türkiye Ankara Anlaşması
Protokolü’nü imzalayarak yeni üyelerin üyeliğini
bu şekilde teyit etmiş olacak. Bu önemli bir
husus. Avrupa Komisyonu’nun müzakerelerin
başlaması için koyduğu ön koşullardan biri..”
Peki öteki ön koşullar neler?
Ermeni soykırımı iddialarının
böylesi bir koşula dönüştürülmek istendiği
gözleniyor. Bu arada, AB komiseri de TÜSİAD
konuşmasında Türkiye’nin güneydoğusunu kaşıyor.
“Yasal ve politik reformları konsolide ederek
Güneydoğu’daki durumun normalleştirilmesi”
gerektiğini belirtiyor.
Şimdi ben merak
ediyorum.. TÜSİAD, TOBB, TİSK, YASED, İKV ve
TÜRKONFED temsilcileri AB komiserinin bu
konuşmasını sadece dinlemekle mi yetindiler,
yoksa sordular mı? Hani Güney Kıbrıs’ın
tanınması ön koşul değildi, tam aksine AB’nin
Kuzey’e uyguladığı kısıtlamaları kaldırıp yardım
yapacağı söylenmişti; Güneydoğu’da “politik
reform” derken kastınız nedir, diye..
Türkiye AB ile
ilişkilerinde bu noktaya, her denileni
tartışmadan yaparak geldi. Bu tutumunu daha
fazla sürdüremez. Ancak, yüz seksen derecelik
bir dönüşle AB dosyasını rafa kaldırmak da çözüm
değildir. Türkiye bütün dış ilişkilerinde olduğu
gibi, AB ile ilişkilerinde de tartışmayı,
müzakere etmeyi yeniden öğrenmelidir. Bunu da
sadece hükümetten ve politikacılarından
beklememelidir. İşadamları dahil, bütün sivil
toplum kuruluşlarıyla birlikte bu konuda tam
seferber olmalıdır. AB yolunun engebelerini ve
virajlarını ulusal kimliğimizi zedelemeden
aşabilmek için gereken böylesi bir bilinçli
seferberliktir.