Güncel ve Tarafsız Haber

Türkiye'nin Avrupa Birliğine Katılım Sürecine İlişkin 2002 Yılı İlerleme Raporu

"Şubat ayında, Alevi ve Bektaşi Oluşumları Birliği Kültür Derneği, Anayasanın 14 ve 24.üncü maddeleri ve Dernekler Kanununun 5.inci maddesi uyarınca, Müslüman dini topluluklarına atıf yapacak şekilde Alevi veya Bektaşi adı altında dernek kurulamayacağı gerekçesiyle feshedilmiştir. Derneğin başvurusu üzerine, kararın uygulanması, Yargıtay kararına kadar bekletilmektedir."

Medeni ve Siyasi Haklar

Ağustos 2002 reformlarını takiben, barış zamanında ölüm cezası kaldırılmıştır. Koalisyon hükümetinde ölüm cezasının kaldırılması kapsamlı olarak tartışılmış olup, bu tartışmanın merkezini, halen AİHM.de görülmekte olan, Öcalan Davası teşkil etmiştir. Barış zamanında verilen ölüm cezaları, ömür boyu hapse çevrilmiştir. Terör suçu mahkumları, cezalarını tam olarak çekecektir. Mevcut ölüm cezalarının ömür boyu hapse çevrilmesi süreci, Eylül 2002.de başlamıştır. Terörle Mücadele Kanunu kapsamında mahkemelerce Ağustos 2002 tarihine kadar ölüm cezası verilmeye devam edilmekle birlikte, bu cezalarının yerine getirilmemesine ilişkin 1984 yılından beri uygulanan fiili moratoryum devam etmiştir.

İşkence ve kötü muamelenin önlenmesine ilişkin olarak, polis gözetimindeki duruşma öncesi gözaltı süreleri, azami 4 güne indirilmiş olup, bu sürenin olağanüstü hal kapsamındaki illerde 3 gün daha uzatılmasına imkan tanınmıştır. Bu illerde gözaltına alınan kişilerin, 10 güne kadar nezarethanede kalmalarını mümkün kılan 430 sayılı KHK hâlâ uygulanmaktadır. Bu durumlarda, gözaltında bulunan kişi, avukat bulundurma ve yakınları ile irtibat kurma hakkından mahrumdur. Eylül ayında, Adalet Bakanı tarafından, 430 sayılı KHK hükümlerinin, adli makamlarca yanlış uygulanmasının engellenmesi amacıyla bir genelge yayımlanmıştır.

Şubat 2002.de, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 107 ve 128.inci maddelerine getirilen değişiklikler ile, gözaltına alınan kişilerin yakınlarının, tutuklama veya gözaltı süresinin uzatılmasından, savcı kararı ile gecikmeksizin haberdar edilmesi hususu getirilmiştir.

Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kurulması ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanunun 16.ncı maddesinin değiştirilmesinden sonra, bu mahkemelerin görev alanına giren konularda gözaltında bulunan kişiler, ancak 48 saatlik gözaltı süresinden sonra avukatla görüşebilme hakkına sahiptir. Söz konusu süre, tutuklunun kimseyle görüştürülmediği süre olup, aynı zamanda işkence olasılığının en yüksek olduğu dönemdir. Gözaltında bulunanların, avukatla görüşme hakkından feragat etmeleri mümkün olup, bu husus, bazı durumlarda tutukluya uygulanan baskıdan da kaynaklanabilmektedir.

Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesinin (İÖK) tavsiyeleri çerçevesinde, tüm tutuklulara, hürriyetlerinin kaybettirildiği andan itibaren hukuki danışmanlık sağlanmalıdır. İÖK, Türkiye.ye yaptığı son görev ziyareti sırasında, bir çok polis karakolunda, ifadelerin geç alınması sebebiyle avukatla görüşmede yaşanan gecikmelerin fiiliyatta devam ettiğini tespit etmiştir. Polis ve savcılar tarafından yapılan soruşturmaların çoğu hâlâ, genellikle avukat bulunmaksızın, şüphelinin itiraf etmesini sağlamaya yöneliktir. Ayrıca, itiraflar, ek deliller bulunmaksızın mahkemelerce kabul edilmektedir.

Türk makamları, İÖK.nin Türkiye.ye yaptığı ziyaretlere ilişkin raporların yayımlanmasını kabul etmeye devam etmektedir. Nisan 2002 tarihli İÖK raporunda getirilen eleştirilerin bazıları ile ilgili olarak, Emniyet Genel Müdürlüğü, 28 Haziran 2002 tarihli bir genelge yayımlayarak bütün memurları, kötü muamele konusunda dikkatli olmaya çağırmıştır. Genelge ile, sorgulama odalarının artık siyaha boyanmayacağı belirtilmekte ve sorgulama esnasında sanığın yüzüne ışık tutulması yasaklanmaktadır.

İÖK, İstanbul bölgesindeki gözaltı şartlarında tedrici bir ilerleme sağlandığını bildirmekle birlikte, polis nezarethanelerindeki işkence ve kötü muamele iddialarının hâlâ çok sık olduğunu doğrulamaktadır. İşkence ve yargısız infaz iddiaları, özellikle Güneydoğuda yaygındır. 2002 yılında herhangi bir kaybolma olayı bildirilmemesine rağmen, Ocak 2001.de kaybolan HADEP yetkilileri Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz, hâlâ bulunamamıştır.

İşkence ve kötü muameleden suçlu bulunanlar hakkında verilen cezalar genellikle hafif olmakta ve sıklıkla para cezasına çevrilmekte veya tecil edilmektedir. Kamu görevlileri hakkında cezai takibat yapabilmek için idari makamlardan izin alınması gerekmektedir. Örneğin, adli tıp raporlarında işkence yapıldığına dair delil bulunmasına rağmen, Diyarbakır.daki polisler hakkında, Hasan Irmak.a işkence yaptıkları iddiasıyla soruşturma açılmadığına ilişkin pek çok rapor bulunmaktadır.

Davalar genellikle uzun sürmektedir ve çoğu zaman aşımı nedeniyle sonuçlanamamaktadır. Bu durum, hükmün belirli bir süre zarfında infaz edilememesinden veya aşırı uzun dava sürelerinden de kaynaklanabilmektedir. Konu ile ilgili olarak, 10 polis memurunun Manisa.da (Batı Anadolu) 16 gence işkenceden sanık olduğu dava örnek olarak gösterilebilir. 1996 yılından beri devam etmekte olan bu davada, davalıların duruşmaya iştirak etmemesi ve bazı sanık avukatlarının davadan çekilmeleri sebebi ile bugüne kadar bir gelişme sağlanamamıştır. Bu davadaki zamanaşımı süresi, Haziran 2003.de dolacaktır.

Gülderen Baran.a işkence yapıldığı iddiası ile 1996 yılında açılan ve 5 polis memurunun işkenceden sanık olduğu dava, mahkumiyet kararı verilmeden sona ermiştir.

Yukarıda değinildiği üzere, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Temmuz ayında, AİHM.nin 1996-2002 yılları arasında vermiş olduğu yaklaşık 40 karara Türkiye.nin uyumuna ilişkin bir Ara İlke Kararı kabul etmiştir. Bu kararlar, Türk güvenlik güçlerinin AİHS.yi ihlal etmesi ile ilgilidir. Komite, terörizmle mücadelenin insan haklarına tam saygı çerçevesinde sürdürülmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Komite, bir taraftan Türkiye.de reformların kabulü yönünde son dönemde gösterilen çabaları memnuniyetle karşılarken, diğer taraftan devam eden işkence ve kötü muamele iddiaları ile ilgili kaygılarını ifade etmekte ve görevin kötüye kullanılmasının engellenmesine yönelik ilave tedbirlere ihtiyaç bulunduğunu vurgulamaktadır. Komite, Türkiye.yi, polis ve jandarma eğitimini iyileştirmeye ve görevin kötüye kullanılmasının engellenmesi amacıyla daha caydırıcı yaptırımlar uygulamaya davet etmektedir.

İkinci reform paketi çerçevesinde, Devlet Memurları Kanunun 13.üncü maddesine getirilen değişiklik ile, işkence ve kötü muameleden mahkum olan devlet memurlarına, AİHM tarafından hükmedilen tazminatı bizzat ödeme yükümlülüğü getirilmiştir. Bu önlemin caydırıcı etkisi zamanla görülecektir.

Güvenlik güçleri arasında insan hakları konusunda bilinçlendirme çalışmalarının bir parçası olarak, AİHM kararları Türkçeye çevrilerek Polis Akademisi dergisinde yayımlanmaktadır.

Polis Meslek Yüksek Okullarındaki eğitim süresi dokuz aydan iki seneye çıkarılmış ve insan hakları alanındaki dersler müfredata konmuştur.

Ağustos 2002.de kabul edilen üçüncü reform paketi, Polis Vazife ve Selahiyetleri Hakkında Kanuna değişiklikler getirmiştir. Bu Kanunda, polisin takdir yetkisi kısıtlanarak, muhtemel kötüye kullanımlara karşı bazı önlemler öngörülmüştür. Bu durum, 1998 tarihli Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliğinde, Eylül ayında gerçekleştirilen değişiklik ile pekiştirilmiştir. Ancak, gözaltına alınan kişinin yakınlarının bu durumdan haberdar edilmeleri için hâlâ bir savcı kararı gerekmektedir. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren konularda, gözaltında bulunan kişiler, ücretsiz adli yardımdan faydalanma ve ifade alma esnasında avukat bulundurma haklarından hâlâ mahrumdur. Gözaltında bulunan kişilere yapılan tıbbi muayenelerde polisin de bulunması olasılığı devam etmektedir.

Polis Vazife ve Selahiyetleri Hakkındaki Kanununda yapılan değişiklik ile, polise, internet kafeleri ve internete ulaşım sağlanan diğer yerleri kapatma yetkisi verilmiştir.

Hapishane sistemi reformu devam etmekte olup, Hükümet geçtiğimiz yıl kabul edilen değişiklikleri uygulamaya başlamıştır. Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri Personeli Eğitim Merkezleri Kanunu, Temmuz 2002.de kabul edilmiştir. Bu Kanun, Ankara.daki Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri Personeli Eğitim Merkezi Okuluna hukuki dayanak oluşturmuştur. Bu Kanun, adı geçen merkezlere ilişkin ilke ve usulleri belirlemekte ve 61 personelin istihdam edileceği dört merkezin daha kurulmasını öngörmektedir. Temmuz 2001.den itibaren 1123 hapishane görevlisi işe alınmıştır.

İÖK ve sivil toplum temsilcileri, F tipi cezaevlerinin yalıtım şartlarıyla ilgili kaygılarını dile getirmeye devam etmişlerdir. Ocak ayında, Adalet Bakanı, .Üç Kapı, Üç Kilit. uzlaşma formülünü, Terörle Mücadele Kanununun 16.ncı maddesini ihlal ettiği gerekçesi ile reddetmiştir. Dört baro tarafından hazırlanan öneri ile, her üç hücrenin kapısının bir koridora açılması suretiyle, mahkumlara dokuzlu (her hücreden üç kişi) gruplar halinde görüşebilme imkanının tanınması ve bu suretle, yeni F Tipi cezaevlerindeki yalıtım koşullarının iyileştirilmesi amaçlanmıştır.

Adalet Bakanlığı tarafından 10 Ocak.ta yayımlanan genelge çerçevesinde, cezaevlerinde 10 mahkuma kadar grupların haftada 5 saat görüşmelerine imkan tanınmıştır. Eğitim, spor veya diğer sosyo-kültürel faaliyetler gibi toplu faaliyetlere katılıma ilişkin bazı hususlar da, söz konusu genelde yer almıştır. İÖK, toplu faaliyetlere ilişkin şartların kaldırılmasını tavsiye etmektedir. Adalet Bakanı, F tipi cezaevlerinin protesto edilmesine ilişkin olarak sürdürülen açlık grevlerinin sona erdirilmesinin ardından, bu konuların ele alındığı bir sempozyum düzenleme niyetinde olduğunu belirtmiştir.

Adalet Bakanlığına göre, Mayıs 2002 itibarıyla, F tipi cezaevlerinde bulunan 1233 mahkumdan 232.si rehabilitasyon programlarına ve sosyal faaliyetlere kendi istekleriyle katılmaktadır. Bununla birlikte, terör suçundan mahkum olanlar, bu tür faaliyetlere bilinçli olarak katılmamaktadır.

Ağustos 2002.de, Adalet Bakanlığı, mahkumlara kötü muamele edilmemesi ve mahkumların güvenliğinin sağlanması ve bu talimatlara aykırı hareket eden hapishane personeline yaptırım uygulanması yönünde, savcılara talimat veren bir genelge yayımlamıştır.

Telefon hakkı (haftada on dakikalık görüşme) ve açık görüşme hakkı, tedrici olarak gelişmektedir. Ancak, avukatların, hapishanede müvekkillerini ziyaret etmeleri konusunda hâlâ bazı güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Bununla birlikte mahkumların kaydedilmesi süreci tamamlanmıştır.

F tipi cezaevleri aleyhindeki açlık grevi protestoları devam etmiş olup, rapor döneminde 10.dan fazla mahkum ölmüş ve toplam ölü sayısı 57.ye ulaşmıştır. Bu dönemde, sağlık sebebiyle pek çok mahkum şartlı salıverilmiştir. Dayanışma grevi, Mayıs ayında sona erdirilmiş ve grevdeki mahkum yakınları protestolarına siyasi yollarla devam edeceklerini bildirmişlerdir. Resmi olmayan kaynaklar, sayının daha fazla olduğunu belirtmekle birlikte, resmi kaynaklara göre 20 kişi ölüm orucunda ve 13 kişi tıbbi kontrol altında bulunmaktadır.

Kasım 2001.de polis, İstanbul.un Küçük Armutlu ilçesinde açlık grevi yapanların evlerine baskın düzenlemiştir. Polis, göz yaşartıcı gaz kullanmış, operasyonda 4 kişi ölmüş ve 20 kişi tutuklanmıştır. Yetkililerce ölümlerin intiharlardan kaynaklandığı iddia edilmiş olup, adli tıp raporları, kurbanlarda kurşun yarasına rastlanmadığını göstermiştir. Türk yetkililer, konuya ilişkin bir soruşturma yapılmış olduğunu belirterek, güvenlik operasyonu ile ilgili bilgi notunun bulunduğunu ve ilave bir soruşturmaya gerek olmadığını ifade etmiştir.

19 Aralık 2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinde yapılan açlık grevlerine müdahalede yer alan 1600 jandarma hakkında, kötü muamele ve adli hatadan dolayı soruşturma yapılmaktadır.

Aralık 2001.de, açlık grevi yapanları intihara teşvik etmek suçlamasıyla yargılanan Türk Tabipler Birliğinin 9 üyesi beraat etmiştir. Yine Aralık 2001.de, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi, F tipi cezaevleri hakkında görüş beyan eden 29 sanık hakkında .silahlı çeteye yardım ve yataklık etmek. suçundan açılan davada beraat kararı vermiştir. 161 güvenlik görevlisinin Eylül 1999.da, Ulucanlar Kapalı Cezaevinde 10 mahkumun öldürülmesi olayı ile ilgili olarak yargılanmaları devam etmektedir.

Mahkemelerin dış denetimi ile ilgili olarak, oluşturulan İzleme Kurullarının sayısı 129.a ulaşmıştır. Diğer görevlerinin yanı sıra bu kurullar, denetim yapmak ve Adalet Bakanlığı ve ilgili diğer kurumlara, ceza kurumlarındaki yaşam, sağlık, nakil ve disiplin tedbirleri ile ilgili olarak üç aylık dönemler itibarıyla raporlar hazırlamakla görevlidir. Bu kurullar, hukukçular, doktorlar, eczacılar, psikologlar ve diğer meslek mensuplarından oluşmaktadır. İzleme Kurullarının, Ocak-Temmuz 2002 döneminde Adalet Bakanlığına sunulmak üzere hazırlamış olduğu 460 raporda, iyileştirmeye yönelik 3963 öneri yer almıştır. Bu öneriler, genel olarak Cumhuriyet Başsavcılığının görevleri, fiziki altyapı ve bina eksikliği, bütçe ve ödemeler, eğitim ve rehabilitasyon ve personel eksikliği ile ilgilidir.

İzleme Kurulları, ayrıca, Cumhuriyet Başsavcılığına cezaevi sisteminin iyileştirilmesine yönelik bir dizi resmi başvuruda bulunmuştur. Bu başvurular, cezaevlerindeki yaşam ve ziyaret koşullarının iyileştirilmesi ile ilgilidir. Resmi raporlara göre, Kurul ziyaretleri esnasında herhangi bir işkence iddiası ile karşılaşılmamıştır. 527 cezaevinin tamamı ziyaret edilmiş ve toplam 998 ziyaret gerçekleştirilmiştir.

Toplam olarak 140 infaz hakimi atanmış ve bu hakimlere Temmuz 2002 itibari ile çoğu, cezaların infazı, disiplin cezaları ve hapishane koşulları ile ilgili olmak üzere çeşitli konularda 4527 başvuru yapılmıştır. İnfaz hakimlerince, bu başvuruların 1308.i kabul edilmiş, 140.ı kısmen kabul edilmiş ve 3079.u reddedilmiştir.

Sivil toplum temsilcilerinin İzleme Kurullarının yapısı ile ilgili çekinceleri bulunmakta olup, bu sebeple söz konusu temsilciler bu kurullarda yer alma konusunda isteksiz davranmaktadır. İzleme Kurullarının ve infaz hakimliği kurumunun, hapishanedeki tutukluluk koşulları üzerindeki fiili etkisinin izlenmesi gerekmektedir.

Mahkumların rehabilitasyonları ile ilgili olarak, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı İŞKUR (Türkiye İş Kurumu), eski mahkumların işgücü piyasasına katılımının kolaylaştırılmasına yönelik bir program başlatmıştır. Adalet Bakanlığı ve sivil toplum örgütleri ile işbirliği halinde yürütülen bu program, mahkumların eğitimi ve tahliye sonrası iş garantisini kapsamaktadır.

Hapishanelerdeki aşırı kalabalığın azaltılması çerçevesinde, .Af Yasası. olarak da adlandırılan 4758 sayılı Şartlı Tahliye ve Cezanın Ertelenmesi Kanunundan da bahsetmek gerekmektedir. Geçen seneki İlerleme Raporunda da belirtildiği üzere, Aralık 2000.de kabul edilen bir önceki Af Yasası, Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmiş ve Temmuz 2001.de Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. Bu Kanun değiştirilmeden TBMM.ye tekrar sunulmuş ve Mayıs 2002.de yürürlüğe girmiştir. Eylül 2002 itibarıyla, 43.576 mahkum bu Yasadan yararlanmıştır. Bununla birlikte, ifade özgürlüğü ve kamu vicdanı ile ilgili suçlardan dolayı cezaevinde bulunan aydınlar ve gazeteciler, Af Yasasından faydalanamamıştır.

Ağustos 2002.de Cumhurbaşkanı Sezer, açlık grevinde bulunan iki mahkumu sağlık koşullarının bozulmasından dolayı affetmiştir. Cumhurbaşkanı Sezer, Af Yasasını tekrar Anayasa Mahkemesine götürmüş, Yasanın ayrımcı olduğu gerekçesi ile iptalini istemiştir. Anayasa Mahkemesi, Yasanın, bazı suçlar için hapis süresini 10 yıla kadar kısaltan 1.inci maddesinin iptaline karar vermiştir. Bununla birlikte, 1.inci maddenin iptalinin, Yasanın mevcut uygulamasını nasıl etkileyeceği açık değildir. Mahkeme, Cumhurbaşkanının yürütmeyi durdurma talebini reddetmiştir.

Resmi kaynaklara göre, Mayıs 2002.de hapishanelerde 60.327 kişi bulunmaktadır; bunların 29.514.ü mahkum ve 30.813.ü tutukludur. Şiddet içermeyen görüşlerini açıklamaktan dolayı cezaevinde bulunan kişiler sorunu çözümlenmemiştir.

İfade özgürlüğüne ilişkin yasal değişiklikler çerçevesinde, Şubat 2002.de kabul edilen birinci .reform paketi., Türk Ceza Kanununun 159 ve 312.nci maddeleri ile Terörle Mücadele Kanununun 7 ve 8.inci maddelerinde değişiklikler getirmiştir. Ağustos 2002 tarihli üçüncü .reform paketi., Ceza Kanununun 159.uncu maddesine ilave bir değişiklik getirmiştir.

159.uncu maddedeki ilk değişiklik ile (.Devleti ve kamu kurumlarını tahkir ve Türkiye Cumhuriyeti.nin bölünmez bütünlüğünü tehdit.), hapis cezaları indirilerek (örneğin, cezanın üst sınırı altı yıldan üç yıla indirilmiştir), Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına sövmeye verilen para cezaları kaldırılmıştır. Bununla birlikte, suçun mevcut tanımı varlığını muhafaza etmiştir.

Ağustos 2002.de 159.uncu maddeye getirilen ikinci değişiklik ile hükmün kapsamı şu şekilde değiştirilmiştir: Kurumları .tahkir. ve .tezyif. kastı bulunmaksızın, sadece eleştirmek maksadıyla yapılan düşünce açıklamaları cezayı gerektirmez. Buradaki .kasıt. ibaresi yoruma açık olup, söz konusu değişikliğin etkisi ancak uygulamada görülebilecektir.

Suçun 312.nci maddedeki tanımı (.sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek.) değiştirilmiştir. ..kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde tahrik. ibaresi, suçun bir unsuru olarak maddeye ilave edilmiştir. Yetkililere göre, bu değişiklik 312.nci maddenin kapsamını daraltmaktadır. Maddeye eklenen yeni bir fıkra ile, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası öngören yeni bir suç türü (halkın bir kısmını aşağılayıcı ve insan onurunu zedeleyecek bir şekilde tahkir) getirilmiştir.

Terörle Mücadele Kanununun 7 ve 8.inci maddelerindeki değişiklikler ile .terör yöntemlerine başvurmayı özendirecek şekilde (terörist) örgütle ilgili propaganda yapma. kavramı getirilmiştir. Bu tür suçların cezaları artırılmıştır. Diğer suçlara ilişkin hapis cezaları aynen kalmış ya da indirilmiş; televizyon ve radyo yayınlarıyla ilgili yasaklar azaltılmış, ancak para cezaları artırılmış ve .görüntülü. propaganda kavramı getirilmiştir. Sonuç olarak, bu maddelere getirilen değişikliklerin toplam etkisi zamanla görülebilecektir.

İlk yasal değişikliklerin Şubat ayında yürürlüğe girmesinden itibaren, mevzuattaki değişikliklere dayanarak birçok dava açılmıştır. Mahkeme kararları, yasal değişikliklerin uygulanmasında fazla tutarlı davranılmadığını göstermektedir. Bir dizi dava beraatle sonuçlanırken, benzer nitelikteki başka davalarda ağır cezalara hükmedilmiştir. Bu durum, hukuki kesinlik ilkesini zedelemektedir (bkz. ayrıca yukarıda- yargı sistemi).

159 ve 312.nci maddeler uyarınca açılan davalarda azalma olduğu görülse de, esasen, davaları başka temellere dayandırmaya yönelik bir değişim söz konusudur. Örneğin, son aylarda, Türk Ceza Kanununun 169.uncu maddesi (.yasa dışı örgütlere yardım ve yataklık.), ifade özgürlüğü ile ilgili davalarda yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Adli makamlara göre, Ceza Kanununda yapılan değişiklikler sonrasında, 159.uncu maddeye göre verilen 50 hüküm ve 312.nci maddeye göre verilen 24 hüküm, Yargıtay tarafından bozulmuştur. Bununla birlikte, hâlâ gazeteciler, yazarlar ve yayıncılar aleyhine ifade özgürlüğü ile ilgili davalar açılmakta olup, bazı kaynaklar, bu hususta halihazırda sürmekte olan 100 kadar dava olduğunu belirtmektedir.

Türkiye Yazarlar Birliğinin 25 Mayıs tarihinde yayımlanan bir raporuna göre, sadece Ocak ve Mayıs ayları arasında, 39 yazara ait 40 kitap yasaklanmış veya soruşturmaya tabi tutulmuştur. İç İşleri Bakanı, bir meclis sorusuna cevaben, 2001 yılında el konulan kitap ve süreli yayınların sayısının 1309 olduğunu beyan etmiştir. Sinema, Video ve Müzik Eserleri Denetleme Kurulu, polisleri acımasız göstermesinden rahatsız olan polislerin şikayeti üzerine, Mart ayında .Büyük Adam, Küçük Aşk. filmini yasaklamıştır.

İfade özgürlüğünün gerçek anlamda sağlanabilmesi bakımından, yasaların yorumu büyük önem taşımaktadır. Yasaları yorumlarken hakimler tarafından, AİHS.deki sanık haklarının tutarlı bir şekilde dikkate alındığına dair henüz bir işaret bulunmamaktadır.

Basın özgürlüğüne ilişkin olarak, birinci .reform paketi., Terörle Mücadele Kanununun 8.inci maddesini değiştirmiştir. .Terörist propaganda.dan suçlu bulunan yayıncılara ilişkin para cezaları asgari 100 milyon TL.den asgari 3 milyar TL.ye çıkarılmıştır.

Basın Kanununda değişiklikler içeren ikinci .reform paketi., basın özgürlüğüne ilişkin kısıtlamaların pek azını gidermiştir. Paket, .ulusun bütünlüğü, kamu düzeni veya milli güvenlik. ilkelerine aykırı bulunan yayınlara ve yayın araçlarına el koyma imkanını getirmiştir. Bu suçlardan suçlu bulunan şirketlere uygulanacak azami yayın durdurma süresi ve yayımı durdurulan süreli yayınları yayınlamayı sürdürenlere uygulanacak hapis cezasının azami süresi kısaltılmıştır.

Üçüncü .reform paketi., basın suçlarına ilişkin hapis cezalarının ağır para cezalarına çevrilmesi suretiyle, Basın Kanununa değişiklikler getirmiştir. Getirilen para cezalarının yüksekliği (1 milyardan 100 milyara kadar), Cumhurbaşkanı Sezer.i, söz konusu değişikliklerin iptali istemiyle 14 Ağustos 2002 tarihinde Anayasa Mahkemesine başvurmaya sevk etmiştir. Para cezalarının miktarının, basın özgürlüğü ve düşünceyi yayma özgürlüğü gibi anayasal ilkelerle orantısızlık ve zıtlık içinde olduğu belirtilmiştir.

Cezayı gerektiren haller değiştirilmemiş ve Basın Kanunu, basın özgürlüğü alanındaki kısıtlamaları içermeye devam etmiştir. Basın kuruluşlarının üyeleri, baskıya ve sansüre maruz kalmakta ve bir çoğu cezai takibat geçirmektedir. Gazeteciler, Terörle Mücadele Kanununun 7 ve 8.inci maddeleri ile Türk Ceza Kanununun 159 ve 169.uncu maddeleri çerçevesinde yargılanmaktadır.

Olağanüstü halin uygulandığı illerdeki yetkililer, gazetelerin ve diğer yayınların basım ve dağıtımını yasaklama hakkını kullanmıştır. Teşkilatlanmış bir basın birliğinin olmayışı, basın bağımsızlığını zayıflatmaktadır. F tipi cezaevleri ve açlık grevleri ile ilgili yayın ve yayımlara Aralık 2000.de getirilen yasak, Temmuz 2002.de kaldırılmıştır.

Yayıncılık alanında, birinci .reform paketi. ile Terörle Mücadele Kanununun 8.inci maddesine değişiklik getirilmiştir. Devletin bütünlüğü aleyhine propaganda yapan radyo ve televizyon kanallarının azami kapatılma süresi onbeş günden yedi güne indirilmiştir.

Üçüncü .reform paketi. ile, RTÜK Kanunu, .Türk vatandaşlarının günlük hayatlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin yayını.nı serbest bırakmak amacıyla değiştirilmiştir. Bu hususun uygulanması, Kasım 2002.de RTÜK tarafından kabul edilecek bir yönetmeliğe bağlıdır. Ancak, yapılan değişiklik, .Türkiye Cumhuriyeti.nin temel niteliklerine ve devletin bölünmez bütünlüğüne aykırılık. teşkil eden yayınların kısıtlanmasına ilişkin hükümleri muhafaza etmektedir.

Mayıs 2002.de, .Karamsarlık. ve .umutsuzluğu. artırıcı yayınlara yapılan atıfların kaldırılması ile birlikte, yayın yasaklarının kapsamı daraltılmıştır. Yabancı yayınların yeniden iletimi yasal hale gelmiştir. Ancak, bu hükmün uygulanması, ilgili yönetmeliğin Ağustos 2003.ten önce kabulüne bağlıdır. Uygulamada, BBC World Service ve Deutche Welle programlarının yeniden iletimine Ağustos 2001.de getirilen yasak, Mayıs 2002.de kaldırılmıştır.

Bu değişiklikler, TBMM.nin RTÜK Kanununu değişmemiş hali ile Mayıs 2002.de tekrar kabul etmesini takiben gerçekleşmiştir. Bu Kanun, ifade özgürlüğüne daha katı kısıtlamalar getirmektedir. Bu Kanunda, .Türkiye Cumhuriyeti.nin varlığını ve bağımsızlığını, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü, Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırılık teşkil eden. veya .toplumu şiddete, teröre veya etnik ayrımcılığa sevk eden. yayınlar yasaklanmış ve çok yüksek cezalar getirilmiştir.

RTÜK Kanunu, ayrıca, web sayfalarının, yayınlanmadan önce onay için yetkililere sunulmasını zorunlu kılarak, internet içeriğine katı bir sansür getirmiştir. RTÜK Kanunu, özel radyo ve televizyon kanallarını, .saldırgan ifade, karalama, müstehcenlik, ayrımcılığa teşvik veya Kürtçe program yayını. nedeniyle cezalandırmaktadır. RTÜK tarafından, Mart 2002.de rekor sayıda radyo ve televizyon istasyonuna yasak getirilmiş ve 17 Nisan 2002.de CNN-Türk bir günlüğüne kapatılmıştır. Şubat ayında, Diyarbakır.da yayın yapan .Gün TV.nin sahibi Nevzat Bingöl hakkında, Kürtçe şarkı yayınlamaktan ve Terörle Mücadele Kanununun 8.inci maddesine aykırılıktan (.ayrımcılık propagandası yapmak.) bir iddianame düzenlenmiştir. RTÜK, 12 Şubat tarihinde, yargılamanın sonucunu beklemeksizin, TV istasyonuna bir yıl kapatma cezası vermiştir. Yasak Mart 2002.de kaldırılmış olup, mahkemenin nihai kararı beklenmektedir. Cumhurbaşkanı Sezer'in kanunun iptal edilmesine ilişkin talebinin ardından, Anayasa Mahkemesi, Haziran 2002.de iki madde hakkında yürürlüğün durdurulmasına karar vermiştir. Bu maddeler, RTÜK.ün yapısı ve hisse sahipliği ile ilgilidir. Ancak, Anayasa Mahkemesi kararına kadar Kanunun temel hükümleri yürürlüktedir.

Dernek kurma ve barışçıl toplantı yapma özgürlüğü ile ilgili olarak, Ekim 2001.de Anayasanın 33.üncü maddesinde yapılan değişikliğin ardından (dernek kurma hakkıyla ilgili genel kurallar ve kısıtlamalar değiştirilmiştir), ikinci .reform paketi. ile, Dernekler Kanununa değişiklikler getirilmiştir. Uluslararası kuruluşlarla ilişkileri düzenleyen 7, 11 ve 12.nci maddeler, değiştirilen Kanundan çıkarılmış ve böylece yabancı derneklerle bağlantılara getirilen kısıtlamalar kaldırılmıştır. Bu Kanun, dernek kurma ve derneklere üye olma özgürlüğüne ilişkin ayrıntılı düzenlemeler içermektedir. Dernek kapatma sebepleri sınırlandırılmış ve .suç işleme ihtimali.nin mevcut olması gerekçesi kaldırılmıştır. .Kanunla yasaklanan diller. ifadeleri tamamen çıkarılmıştır. Dernek kurma veya toplantı düzenleme yaşı, 21.den 18.e düşürülmüştür.

7, 11 ve 12.nci maddeler Dernekler Kanunundan çıkarılırken, benzer türdeki kısıtlamaların Ocak 2002.de Medeni Kanuna konulması suretiyle, yetkililer tarafından uluslararası kuruluşlarla ilişkilerde denetim uygulanması ihtimali muhafaza edilmiştir.

Dernek kurma özgürlüğünün kullanımı hâlâ kısıtlamalara tabidir. Kanunun değişen haline göre, üniversite öğrencileri tarafından oluşturulan dernekler sadece eğitimle ilgili konularda faaliyet gösterebilmektedir. Türk Ceza Kanununun 312.nci maddesinden hüküm giyenler, dernek kurmaktan beş yıl süre ile yasaklıdır (önceki kanunda süresiz yasak öngörülmekteydi).

Dernekler Kanununun 5.inci maddesi çerçevesinde getirilen yasaklar (.herhangi bir bölge, ırk, sosyal sınıf, din ve mezhep esasına dayanarak ya da bunlar adına faaliyette bulunmak amacıyla dernek kurmak yasaktır.) yeni mevzuatta da yer almaktadır. Ayrıca, dernekler, resmi yazışmalarında, Türkçe dışındaki dilleri kullanamamakta olup, konfederasyon kurmak için gerekli asgari federasyon sayısının üçten beşe çıkarılması suretiyle, konfederasyon kurmak güçleştirilmiştir.

Üçüncü .reform paketi. ile, Dernekler Kanununa ilave değişikliler getirilmiştir. Derneklerin faaliyetlerinin kapsamına ilişkin bazı kısıtlamalar kaldırılmıştır. Bunlar, temel olarak, memurların dernek kurma haklarına ve derneklerin sivil savunma amaçlı faaliyetlerine getirilen sınırlamalardır.

Dernekler Kanunundaki değişiklik ile, İç İşleri Bakanlığı bünyesinde, derneklerden sorumlu olmak üzere, şimdiki Emniyet Genel Müdürlüğüne karşılık gelecek yeni bir birimin kurulması sağlanmıştır. Bu değişiklikler ile, derneklerin faaliyetleri ve hesaplarına yeni denetim usulleri de getirilmiş olup, ilgili düzenlemeler, İç İşleri ve Maliye Bakanlıkları tarafından, en geç Ağustos 2003.te yapılacaktır. Yetkililere, derneklerin müştemilatı, defterleri, hesapları ve işlemlerinin incelenmesi ve denetimine ilişkin önemli takdiri yetkiler verilmeye devam edilmiştir.

Hantal ön izin sistemi dahil olmak üzere, Dernekler Kanununun genel kısıtlayıcı yapısı muhafaza edilmiştir. Yabancı derneklerin faaliyetleri, genel olarak, kısıtlı sayıda alanla sınırlandırılmış ve derneğe ait belgelerin mahremiyetinin ihlaline karşı korunma sağlanmamıştır. Dernek kapatmaya ilişkin çeşitli yasal sebepler, örneğin isimleri ve amaç tanımlarıyla ilişkili olanlar, değiştirilmemiştir.

Mart ayında, Uluslararası Af Örgütünün Türkiye.de şube açmasına izin verilmiştir. Raporun hazırlanma döneminde, sivil toplum örgütleri daha aktif hale gelmiştir. Örneğin, İzmir Barosu, işkenceyle mücadele konusunda önemli bir girişim başlatmış ve dört baro, F tipi cezaevlerindeki soruna çözüm bulmak üzere, .Üç Kapı, Üç Kilit önerisine destek vermek üzere güç birliği yapmıştır. Ayrıca, Türk Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), Türkiye.deki siyasi reformlarla ilgili birçok çalışma yayımlamış ve Haziran ayında, 175 sivil toplum örgütünden oluşan Sivil Toplum Platformu, politikacıları, AB.ye üyelik yolunda sorumluluk alma ve .cesur adımlar atma. yönünde taahhütte bulunmaya çağıran bir bildiri yayımlamıştır.

Bununla birlikte, sivil toplum örgütleri, yetkililerle diyalog kurma konusunda zorluklarla karşılaşmakta ve reform sürecine daha aktif katılım yolları aramaktadır. Avrupa Konseyinin insan haklarından sorumlu Komiseri Gil Robles.in girişimiyle ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin ve Türk yetkililerinin de katılımıyla, Mayıs ayında Ankara.da, sivil toplum konulu bir seminer düzenlenmiştir. Katılımcılar, sivil toplum ile yetkililer arasında daha sıkı bir işbirliğinin olması ve sivil toplum örgütlerinin, derneklere ilişkin yeni bir kanunun hazırlanmasında yer alması gerektiği sonucuna varmıştır.

Sivil toplum örgütlerinin F tipi cezaevi protestolarına destek vermeleri nedeniyle maruz kaldıkları baskı azalmış ve sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve doktorlar aleyhindeki birçok dava beraatle sonuçlanmıştır. Mart ayında, Sağlık Bakanlığından izin almadan Diyarbakır.da işkence mağdurları için bir rehabilitasyon merkezi açmaktan dolayı hakkında kamu davası açılan İnsan Hakları Vakfı (İHV), beraat etmiştir. Bununla birlikte, İHV.nin yasa dışı yayımlar bulundurmaktan yargılandığı bir dava halen sürmektedir. Bazı insan hakları derneklerinin faaliyetleri kısıtlanmaya devam etmektedir. F tipi cezaevi karşıtı protestoyu desteklediği gerekçesiyle, İnsan Hakları Derneğinin (İHD) Ankara şubesi aleyhine, Türk Ceza Kanununun 169.uncu maddesi uyarınca dava açılmıştır.

İnsan hakları sorunlarıyla ilgilenen birçok sivil toplum örgütü, gizli denetime tabi tutulmakta; bazıları kovuşturma, müsadere, yayın araçları ve bildirilerin sansürlenmesi gibi uygulamalarla karşı karşıya kalmaktadır.

Mezopotamya Kültür Merkezi, İHD Bingöl şubesi ve İHD merkezi, soruşturmalara maruz kalmıştır. İHD Diyarbakır şubesi başkanı ile İstanbul, İzmir ve Elazığ İHD şubeleri, birçok iddiadan dolayı soruşturma ve kovuşturmaya uğramıştır.

Alman vakıflarının Bergama.daki altın arama karşıtı protestoları desteklediğini iddia eden bir kitabın yayımlanmasının ardından, sivil toplum örgütleri üzerindeki baskı, Alman vakıflarına da uygulanmaya başlamıştır. Konrad Adenauer, Friedrich Ebert, Heinrich Böll ve Friedrich Naumann Vakıfları ile Orient Enstitüsü, .ulusal bütünlük ve ülkenin laik yapısı aleyhindeki eylemlere iştirak. iddialarıyla Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı tarafından kovuşturulmaktadır.

Şubat ayında, Alevi ve Bektaşi Oluşumları Birliği Kültür Derneği, Anayasanın 14 ve 24.üncü maddeleri ve Dernekler Kanununun 5.inci maddesi uyarınca, Müslüman dini topluluklarına atıf yapacak şekilde Alevi veya Bektaşi adı altında dernek kurulamayacağı gerekçesiyle feshedilmiştir. Derneğin başvurusu üzerine, kararın uygulanması, Yargıtay kararına kadar bekletilmektedir.

İkinci .reform paketi., Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa değişiklikler getirmiş, özellikle 21.inci maddeyi kaldırmak suretiyle toplantı ve gösteri düzenleme hakkı kamu kuruluşlarına da teşmil edilmiştir. Üçüncü .reform paketi. daha fazla değişiklik getirmiştir. Yabancıların toplantılara aktif katılımını düzenleyen usuller, izin alma yükümlülüğünün, 48 saat önceden .bildirimde bulunma yükümlülüğüne. dönüştürülmesiyle bir ölçüde kolaylaştırılmıştır. Benzer şekilde, toplantı düzenlemeye ilişkin genel bildirim süresi, 72 saatten 48 saate indirilmiştir.

Bununla birlikte, .organizasyon komitesi üyelerinin ve başkanının kimlik, meslek, daimi adres ve varsa iş adresi. bilgilerinin de yer alacağı .bildirim.in, organizasyon komitesinin bütün üyeleri tarafından imzalanmasını zorunlu kılan Kanun, kısıtlayıcı niteliğini muhafaza etmektedir. Ayrıca, komite asgari yedi kişiden oluşmalıdır. Değişikliklere rağmen, toplantı ve gösterilere izin verme konusunda yetkililer, hâlâ önemli derecede takdir yetkisine sahiptir. Uygulamada, gösteri ve yürüyüş düzenlemeye ilişkin önemli engeller varlığını sürdürmektedir.

Kamuya açık alanlarda film gösterilmesi, konser düzenlenmesi ve tiyatro oyunu sahnelenmesine ilişkin kısıtlamalar, Ağustos 2002.de azaltılmıştır. Gösterimler için ön izin alma gerekliliği, 48 saat önceden bildirim yükümlülüğüne dönüştürülmüştür. Ancak, devletin bölünmez bütünlüğü aleyhine olduğu düşünülen gösterimler, müeyyideye tabi tutulabilecektir.

Vakıflarla ilgili olarak, üçüncü .reform paketi., gerek Türk vakıflarının gerekse yurt dışında kurulan vakıfların uluslararası işbirliği yapmalarını mümkün kılmıştır. Ancak, bu işbirliği, .yararlı. görülme, Bakanlar Kurulundan izin alma ve yabancı vakıflar söz konusu olduğunda .karşılıklı olma. gibi bir dizi koşula bağlanmıştır.

Siyasi Partiler Kanununa ilişkin olarak, ikinci .reform paketi. ile, Anayasanın 68.inci maddesinde yapılan değişikliğe paralel olarak, Siyasi Partiler Kanununun 101.inci maddesi değiştirilmiştir. Yeni Kanuna göre, Anayasa Mahkemesi, bir siyasi partiyi kapatmak yerine onu mali yardımdan mahrum bırakabilecektir. Siyasi partilere yaptırım uygulama sebepleri değişmezken, siyasi parti kapatma daha zor hale getirilmiştir.

Başvuru sahiplerinin, partilerinin (DEP) kapatılması ile milletvekilliklerini kaybettikleri gerekçesiyle şikayette bulundukları Sadak ve diğerlerinin Türkiye aleyhine açtıkları davada9, AİHM, Haziran 2002 tarihinde, AİHS.nin 1 nolu Protokolünün 3.üncü maddesinin (.serbest seçim hakkı.) ihlal edildiği kararını vermiştir.

AİHM.nin Refah Partisinin kapatılmasının AİHS.yi ihlal etmediğine ilişkin 31 Temmuz 2001 tarihli kararını10 takiben, Refah Partisi, kararın AİHS.nin 43.üncü maddesi uyarınca, AİHM Genel Kuruluna gönderilmesini talep etmiştir. Duruşma 19 Haziran 2002.de gerçekleştirilmiş olup, henüz karar verilmemiştir.

Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) aleyhinde 1999.da başlatılan kapatma davası Anayasa Mahkemesinde görülmeye devam etmektedir. Şubat 2002.de kurulan Haklar ve Özgürlükler Partisi de (HAK-PAR), tüzüğü ve programının .devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne. aykırı unsurlar içermesi gerekçesiyle kapatma davasıyla karşı karşıyadır.

Din özgürlüğü teminat altında olup, Müslüman olmayan dini topluluklar yasal engellerle karşılaşmaktadır. Aşağıda belirtildiği gibi, bu engellerden bir kısmı Ağustos 2002 .reform paketi.nde ele alınmıştır.

Müslüman olmayan dini topluluklar, 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması ile tanınmış olsun (Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler) veya olmasın, Türkiye.de, tüzel kişiliklerinin ve mülk edinme haklarının olmaması ve din adamı yetiştirme yasağına ilişkin sorunlarla karşılaşmıştır. Taşınmazların tapu kayıtları, bireyler ya da vakıflar adınadır. Müslüman olmayan dini topluluklar söz konusu olduğunda, sadece 1936 tarih ve 2762 sayılı Kanun çerçevesinde beyan edilen taşınmazlar yasal olarak tanınmış ve 1936.daki listede yer almayan tüm taşınmazlar Türk Devleti tarafından devralınmış veya el konulma riski taşımıştır. Ermeni, Rum ve Katolik mülklerine ya el konulmuştur ya da el konulma riski söz konusudur.

Geçtiğimiz aylarda, Ermenilere ait mülklere el konulmasıyla ilgili iki dava görülmüştür. Protestan cemaati, ibadet yerlerinin kiralanması ve yeni kiliselerin inşaası konularında önemli idari sorunlarla karşılaşmaktadır. Ancak, yetkililer, Diyarbakır.da yeni bir Protestan Kilisesinin inşaasına devam edilmesine Temmuz 2002.de izin vermiştir. Kiliselerin ve okul binalarının restorasyonuna ilişkin kısıtlamalar azaltılmıştır.

Mülkiyet hakkına ilişkin problemleri çözmek üzere , üçüncü .reform paketi. ile Dernekler Kanununa değişiklik getirilmiştir. .Cemaat vakıfları., Ağustos 2002.de, .vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın. mülk alım satımına yetkili kılınmıştır. Ayrıca, bu cemaatler, tasarrufları altında bulunduğunu ispatladıkları taşınmazları tescil ettirme hakkına sahiptir. Bu değişikliğin uygulanabilmesi bir dizi şarta bağlanmıştır. Yeni taşınmazın alım satımı için Bakanlar Kurulundan izin alınması gerekmektedir, ancak henüz bir başvuru usulü öngörülmemiştir. Kullanımda olan taşınmazların tescili amacıyla yapılacak başvuruların tamamlanması için altı aylık süre öngörülmüş olmasına rağmen, bu başvuruların hangi idari makamlara yapılacağı belirtilmemiştir. Altı aylık sürenin 9 Ağustos 2002 tarihinde başlaması ve başvuru usullerinin hâlâ açıklığa kavuşturulmamış olması nedeniyle, kısa süre ile sınırlama, uygulamada, reform paketinin bu alandaki amacını zedeleyici bir engel oluşturmaktadır.

Kapsamları henüz açık olmamakla birlikte, yeni hükümlerin, sadece Müslüman olmayan vakıflara uygulanabileceği görülmektedir. Bu durum, Türk olmayan Katolik ve Protestan cemaatler dahil olmak üzere, vakıf statüsünde olmayan tüm dini cemaatleri kapsam dışı bırakacaktır.

Vakıflar Kanunu, Ağustos 2002 reformunda yer almayan taşınmazların kiralanmasını yasaklamaya devam etmektedir. Vakıflar Genel Müdürlüğünün, dini vakıflar üzerindeki, mütevelliyi azil ihtimalini de kapsayan bu takdiri yetkisinde değişikliğe gidilmemiştir. Son değişiklik, el konulmuş taşınmazların iadesini sağlamamaktadır.

Dini azınlıkların din adamı yetiştirmelerine ilişkin yasak devam etmektedir. Türk olmayan din adamları, vize ve ikamet izni alma konusunda sıklıkla zorluklar yaşamaktadır.

Ermeni Patriği, İstanbul.da, Hristiyanlık eğitimi yapacak özel bir üniversite bölümü kurulmasını talep etmiştir. Yetkililer bu öneriyi kabul etmiş, fakat eğitimde müslümanların görevli olmasında ısrar etmiştir. Bu husus, Patrik tarafından reddedilmiştir. Rum Ortodoks Cemaati, 1971.den beri kapalı olan Fener Ortodoks Okulunun yeniden açılmasını defalarca talep etmiştir. Protestan ve Katolik cemaatler, Türkiye.de din adamı yetiştirme özgürlüğünden yararlanabileceklerini düşünmektedir.

Dini cemaatler kendi okullarına sahip olabilmektedir. Ancak, bu tür okulların, başkandan (ilgili dini cemaatin) daha yetkili ve Milli Eğitim Bakanlığının bir (Müslüman) temsilcisi olan bir başkan yardımcısı olmak zorundadır. Süryani cemaati kendi okullarına sahip değildir ve bu sebeple, kendi dini dillerini gençliğine öğretmekte zorlanmaktadır.

Zorunlu din dersleri farklı dinlere ait açıklamalar içermektedir, ancak bu açıklamaların çoğu dini azınlıklarca subjektif ve yanlış bulunmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı, yeni bir girişimle, Hristiyan cemaatlerine ders kitapları için yeni bölüm taslakları hazırlamalarını önermiştir. Bu girişimin devam ettirilmesi gerekmektedir.

Yetkililerin, din adamlarının işlerini zorlaştırdıklarına ilişkin raporlar bulunmaktadır. Caritas gibi yardım kuruluşları, yasal statüye sahip olmamaları nedeniyle zorluklarla karşılaşmaktadır.

Bu zorluklara rağmen, Müslüman olmayan toplulukların fiilen tanınmalarındaki artışa ilişkin belirtiler vardır. Türk Devleti, uluslararası seviyedeki dinler arası diyalogda daha fazla yer almakta ve dini eğitim konusunda daha kapsayıcı bir yaklaşım izlemektedir. İç İşleri Bakanlığı, Ekim 2001.de, farklı dini cemaat liderlerini sorunlarını ve taleplerini iletmeleri amacıyla davet etmiştir. Ancak, şu ana kadar bu girişimi devam ettiren yeterli gelişme olmamıştır; talepler cevapsız kalmış ya da reddedilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı, 2002 yılının başında, Yahudi ve Hristiyan temsilcilerini Orta Doğuda barış konulu ortak deklarasyona katılmaya davet etmiştir.

Aleviler konusunda gelişme olmamıştır.

Mülteci ve insan ticareti sorunu, Başlık 24-Adalet ve İçişleri Alanında İşbirliği altında ele alınmıştır

9 Selim Sadak ve diğerleri tarafından Türkiye aleyhine açılan dava, Dava No 25144/94, 26149/95-26154/95, 27100/95

ve 27101/95

10 Refah Partisi ve diğerleri - Türkiye Dava No 41340/98, 41342/98, 41343/98 ve 41344/98

Devlet Planlama Teşkilatı Avrupa Birliği ile İlişkiler Genel Müdürlüğü (Çevirisi) Ankara Ekim 2002, s.20-31.

     |  ana sayfaya |

       |  Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

          | Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | alevilik| arama |

 

aleviyol@aleviyol.com