|
Murtaza Demir
AB, Alevilerin Derin Sorunlarını Neden Görmez?
Basından öğrendiğimize göre, AB’nin Genişleme Sorumlusu Sn. Verheugen, 6 Ekimde
açıklanacağı söylenen Türkiye ilerleme raporunu görüşmek üzere ülkemize geliyor.
Ziyaretle ilgili olarak soruları yanıtlayan Sn. Abdullah GÜL; “eskiden AB’nin
istekleri klasörler dolusuyken, şimdi bir sayfa A4 kağıdına sığacak duruma
geldi” demektedir.
Çok
sayıda yasanın değiştiği doğru. Ama uygulanmadığı bilinen ve göz boyamadan öte
bir değeri olmayan yasa değişikliklerinin dışında, işkence, rüşvet, irtikap,
kamu malını hortumlayıp üzerine yatma alışkanlığı, ucuz kredi kapma, borç
erteleme, hatta borç sildirme alışkanlığı, irtica tehdidi, feodalizm, dalga
dalga yükselen işsizlik, bozulmaya devam eden gelir dengesi vb, vb... Söyler
misiniz bunların hangisinde en ufak iyileşme oldu? Devletin, “Sünni Devlet”
tercihi ve uygulaması “laik demokratik devlet” anlayışına mı dönüştü?
“Azınlıkların” ibadet yerleri ve gereksinimleri üzerinde yüzyıllardır devam eden
zulüm ve baskı mı ortadan kalktı?
Anlayış olarak, Devletin Alevilere uyguladığı ayrımcılık ve asimilasyon
politikasında, Osmanlı döneminden buyana hiçbir iyileşme olmadı. “Anlayış
olarak” diyorum, çünkü Osmanlının şiddete dayalı asimle etme yöntemi, cumhuriyet
döneminde “zorla din eğitimi vererek”, iş ve bürokrasi alanından dışlayarak,
Alevi yerleşim birimlerine cami yaparak ve Sünni imam atayarak, daha sistematize
bir uygulamaya dönüştü.
Çağdaş örgütlenme sürecini doksanlı yıllarda başlatan Aleviler, “baskı,
ayrımcılık, asimilasyon ve dinci değişime hayır!” dedikleri için çok sayıda
“devlet terörüyle” karşılaştılar. Aleviler, devletin bu tavrına demokratik ve
yasal yollarla karşılık veriyorlar. Geleneklerinde ve gündemlerinde şiddet
yoktur. En kötü soru şu: şiddet karşıtı tavırları, ülke içinde ve dışında (örn.
AB çevrelerinde) dikkate alınmamalarına mı neden oluyor?
Aleviler, temel hak ve inanç özgürlükleri bağlamında hiçbir iyileşme elde
edemiyor. Devlet yetkilileri Cemevini “çümbüş yeri” şeklinde tanımlıyor. Yine
de, “... ebeveynin itirazına karşın çocuklarına “devlet zoruyla” din dersi
verilmesinin “tam bir zulüm ve çocuk hakları ihlali” olduğunu, ayrıca bu
uygulamanın Türkiye’nin de imzalayarak kabul ettiği “Çocuk Hakları Sözleşmesine”
aykırı olduğunu”, bıkmadan söylemeye devam ediyorlar. Anayasamızda “laik” olarak
tanımlanan devletimiz, Sünni İslam’ın organizasyonunu üstleniyor ve bir
başkanlığa bağlıyor. Uygulama biçimini ve eğitimini yurttaşlarına şart koşuyor.
Bir milyon kız çocuğunun eğitimi için “kaynak bulamazken” Sünni İslam için
bütçesinden her yıl ikimilyardolar kaynak kullanıyor.
Uygulama bununla kalmıyor: Sünni İslam’ın okulu, camisi, mescidi, kuran kursu,
memuru, hocası, imamı, lojmanı, vb. için ayırdığı bütçenin yaklaşık 400 milyon
dolarını, yani 640 trilyon lirasını “vergi” adı altında Alevilerden topluyor.
Meşru değil ama yasal. Böylece istediği yasayı istediği gibi çıkaran Sünni
çoğunluk, kılıfını da hazırlamış oluyor.
Sn.
Verheugen’in yanıtlamasını çok isterim:
*
Alevi örgütlerinin ortaya koyduğu istemler, AB Raporlarında neden yer bulmuyor?
*
Ziyaret gündeminizde Alevi temsilcilerle görüşme konusu bulunmakta mıdır?
*
Vergi adı altıda toplanan kaynağın bir bölümünün, salt bir mezhebin inancı için
sarf edilmesi, tarafınızdan nasıl “fark edilmeyebilir”? Bu bir zulüm ve hak
ihlali değil midir?
*
Kendisini yurttaşlarının yaşamından değil ama, yaşam sonu (ahret) işlerinden
sorumlu tutan AB ülkesi var mıdır?
* Bu
vasfıyla TC. din/mezhep devleti değil midir?
*
Devlet okullarının tümünde Protestan yada Katolik mezhebinin öğretilmesinin
zorunlu olduğu AB ülkesi var mıdır?
*
Başbakan ve bakan eşlerinin rahibe ya da türban kıyafetiyle devlet protokolünde
yer alması, AB kriterleri arasında mıdır? |